TÜRKİYE CANIM FEDA


   
  CcC:::::::....:::::::...::::::ÜLKÜCÜYÜZ..::::..BİZ:::::...::::::::...:::::::::CcC
  BASBUG ALPASLAN TURKES'N DIS DEVLET HAKKINDAKI GORUSLERI
 

BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞ'İN DIŞ SİYASET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


DIŞ SİYÂSET [Başbuğ] [1.Bölüm] [2.Bölüm] [3.Bölüm] [4.Bölüm] [5.Bölüm] İçinde yaşadığımız çağ, milliyetçilik çağı olmaya devam etmektedir. Dünya üzerindeki milletler ve devletler arasındaki münasebetleri yalnız ve sadece milli menfaatlar ayarlamaktadır. Devlet halinde teşkilâtlı topluluklar olarak yaşamakta ve birbirleri ile olan temaslarını ayrı, ayrı milletler kimliği içinde sürdürmeye devam etmektedirler. Henüz hiç bir toplumun falan ülkenin halkı veya halkları adıyla ortaya çıktığı görülmemektedir. Buna karşılık, milletler kendi içlerinde belirli zümrelerin yararına bir idare içinde olmak yerine halk yığınlarının huzurunu, yükselişini, kalkınmasını öngören bir zihniyeti esas alan bir yönetim peşindedirler. 19. yüzyılın son yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısı içinde sınıfçılık görüşünün yeryüzünde hâkim olacağı, millet ve milliyetçilik anlamının kalkacağı ve bunun yerine proleterya sınıfının hâkim olduğu beynelminelci hümanist bir sistemin kurulacağı bir çok kimseler tarafından iddiâ edlmiştir. Bu görüşlere rağmen, olaylar başka türlü gelişmiştir. Hiç bir ülkede, proleterya sınıfının dışında kalan diğer sınıflar, yok edilerek ortadan kaldırılamamış olduğu gibi milliyetçilik görüşünde ayrı bir sistem de gelmemiştir. Komünist rejimlere sahip olmalarına rağmen, bir çok komünist memleketler milli menfaat çatışması yüzünden birbirleri ile kanlı, bıçaklı düşman haline gelmişlerdir. İlk önce Yugoslavya ile Sovyetler Birliği arasında başgösteren, milli menfaat çatışmalarının sebep olduğu düşmanlık daha sonra Arnavutluk'la Sovyetler Birliği arasında ve Macaristan'la Sovyetler Birliği, Çekoslovakya ile Sovyetler Birliği arasında da meydana gelmiştir. Batılıların yakın desteğini sağlayan Yugoslavya Sovyet tecavüzünden kurtulabildiği gibi, Arnavutluk da coğrafi durumunun sağladığı imkân dolayısı ile kendini koruyabilmiştir. Fakat, Macaristan kanlı bir şekilde Rus tankları tarafından ezilmiş ve daha sonra Çekoslovakya da kuvvet zoru ile işgale uğramıştır. Bu sıralarda iki büyük komünist blok olan Sovyetler Birliği ile Çin'in arası da, milli menfaatlerinin çatışması yüzünden açılmış ve iki taraf arasında kanlı hudut çarpışmaları meydana gelmiş ve hâlâ da aralarındaki gerginlik devam eder olmuştur: Buna karşılık, kapitalist bir ülke olan A.B.D. ile, Batı Avrupa devletleri ve yine kapitalist bir ülke olan Japonya ile gerek komünist Çin ve gerekse Sovyetler Birliği çok yakın münasebetlerle ve antlaşmalara gitme yolunu tutmuşlardır. Komünist Çin'le komünist Rusya'nın arasında önümüzdeki 15 yıl içinde büyük bir savaşın çıkması çok muhtemel gözükmektedir. Taraflar şimdiden bunun için siyâsi, askeri, iktisadi büyük bir hazırlığa girmiş bulunmaktadırlar. İşte yukardan beri kısa olarak özetlenmeye çalışılan durumlar dolayısı ile çağımızın, milliyetçilik çağı olduğu iyice anlaşılabilir. DIŞ SİYASET NE DEMEKTİR? Giriş Takdir olunan bir husustur ki, milletler dünya yüzünde tek başlarına yaşayamazlar. Daha pekçok milletlerin meydana getirdikleri dünya toplumu içinde, onlarla münâsebet hâlinde yaşarlar. Bu yönden dış siyâset ilişkileri bir devletin, bir milletin, hayatı, gelişmesi, yaşaması, korunması yönünden gayet önemlidir ve tesâdüflere bakılmaması icâbeden bir ilim konusudur. Konumuza girince dış siyâseti çok zamanlar yurdumuzu idare edenlerin hafife aldıklarını üzülerek göreceğiz. Dış siyâset her canı isteyenin el atıp yapacağı, yürüteceği ve altından kalkabileceği bir konu değildir. Bunun için özel bilgi, ilim, gayret, yetişme ve tecrübeye ihtiyaç olduğu gibi bundan başka da bu işi yürütecek olanların ayrıca kabiliyetli, ihatalı ve sağlam karakterli, yetişmiş olduğu memleketin özelliklerini bilen, onun milli ruhuyla dolu, milli tarihini iyi bilen, milli hedefleri hakkıyla tesbit etmiş olan kimseler tarafından ancak başarı ile yürütülebilir. Dış siyaset ne demektir ? Dış siyâset demek, bir milletin yabancılarla olan rnünasebetlerinin azami derecede milli menfaat sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve yürütülmesi faaliyetleri demektir. Bunu çeşitli şekillerde tarif edenler vardır. Başka birçok tarifleri de vardır. Bunlardan meşhur bir tanesi de ifade etmek faydalı olur. Bazıları da "siyâset, içinde bulunan imkânları ve şartlan en çok yarar sağlayabilecek şekilde kullanmak sanatıdır" diyorlar. Bir devletin siyâseti o memleketin jeopolitik durumuna, yani coğrafyasının zorunlu kıldığı bir takım şartlara uymak zorundadır. O milletin milli ülküsü ne ise ona göre şekillenmesi lâzımdır. Milli tarihine, kendi toplumsal durumuna ve o milletin yaşama felsefesine göre şekil alır, yön alır. Yaşama felsefesini, hayat görüşü, siyasi, rejim görüşü hepsi bunların içinde yer almıştır. Siyâset bir milletin elde etmek ve elde bulundurmak istediği milli hedeflerine göre tâyin edilir. Milli hedeflerin başında ne gelir? Milli hedeflerin başında birinci olarak o memleketin bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması gelir. Demek ki dış siyâsetin daima koruyacağı her çeşit tehlikeyi önceden görüp tesbit ederek önleyeceği birinci mesele, o milletin, o memleketin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüdür. Bundan sonra, daha büyük siyasi, askeri, iktisadî menfaatler temini için gerekli faaliyetlerin ayarlanması, düzenlenmesidir. Medeniyetler, büyük hareketler insanların daima daha çok şeyler elde etmek arzusundan, iradesinden doğar. Medeniyetler, büyük hareketler insanların daima daha iyiyi bulmak, daha güzeli elde etmek, daha çoğu, daha mükemmeli, daha büyüğü bulmak, ona sahip olmak arzu ve iradesinden doğar. İnsanlığın içinde mevcut olan bu duygu çıkarılırsa, insanlar olduğu yerde kalır, birçok medeniyetler gömülürdü. Ondan sonra da yeni medeniyetlerin doğması mümkün olmazdı. Siyasi faaliyetler de böyledir. Milletler, devletler daima daha çok imkân elde etme, daha çok kazanç elde etme, daha çok kudret sahibi olmak, daha çok nüfüs sahibi olmak, daha çok büyümek, genişlemek arzusuyla, iradesiyle, duygusuyla hareket ederler. Tarih boyu meydana gelmiş olan olaylar ve çeşitli milletlerin hayatları incelenirse bunun böyle olduğunu görürüz. Bu duygu ve görüşü kaybettiği zaman bir toplum medeniyette yavaş yavaş söner, çöker, Siyasi hayatta da aynı şekilde bu duruma uğrar, zayıflar ve yıkılır. Demek ki, diş siyâsetin birinci hedeften sonra düşüneceği şey; daima kendi milletinin, kendi memleketinin daha büyük siyasi, askeri, iktisadi menfaatlere sahip olmasını sağlamak ve onu devam ettirmek hususu olacaktır. Bunun için tarih boyu birçok imparatorluklar, bir çok devletler kurulmuş, birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Yirminci yüzyılın başından itibaren emperyalizm büyük darbeler yemiştir. Milletlerin uyanması, insanların uyanması, sömürülmeye karşı mücadele açılmasına vesile vermiş ve emperyalist imparatorluklar yer yer yıkılmışlardır. Fakat olayların tesiriyle emperyalizm ve sömürgecilik şekil değiştirmiştir. Bugün çok revaçta olan şekli, kültür yayılması ve dostluk yoluyla sokulma şeklidir. Birçok yerlerde yabancı devletler hastahaneler, mektepler açarlar, birçok kurumlar meydana getirir hayır işleri yaparlar. İncelediğimiz zaman kendi memleketinin de daha birçok hastahaneye, pek çok okula ihtiyacı olduğunu görürüz. Peki, bize karşı gösterilen bu kadar sevgi neden? Bugünün dünyasında iktisaden gelişmiş memleketlerin diğer memleketlerden menfaat temin etmede başvurdukları yeni bir usul kültür yayılması ve dostluk yoluyla sokulma şeklidir. Bunlara karşı eğer milletler uyanık bulunmazlarsa tabii ki, bu şekilde pek çok kayıba, pek çok zarara uğrarlar. Uyanık bulunurlarsa bunlara karşı tedbir alınır. Bu bir yarış gibidir, bir mücadele gibidir. Kim daha şuurlu olur, kim daha enerjik, dâha diri olur, daha tedbirli olur ve mücadele ederse, kendi hakkını korur, çiğnetmez. Ve kendi milletinin, kendi memleketinin menfaatlerini temin eder. İki siyâset tarzı Milli menfaatlere göre bir devietin siyâseti iki ayrı faaliyet halinde yürütülür. Bunlardan birisi ana siyâsettir. Diğeri ise günlük siyâsettir. Ana siyâset milli hedeflerini gösteren, uzun vadeli bir plândır. Uzun vadelidir. Üç günlük, iki haftalık üç aylık, altı aylık beş yıllık değil; en az 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl uzun vadeli... Devekuşu gibi başını kuma sokup, yarınını hiç hesaplamadan bir siyâset yürütmeye kalkan devletler birdenbire çok sürprizlerle karşı karşıya gelirler ve çok şeyler kaybederler. Demek ki anâ siyâset milli hedefleri gösteren uzun vadeli bir plândır ve o açığa vurulmaz. Ana siyâsetin gizli tutulması, açığa vurulmaması ve nesillere devredilerek yürütülmesi gerekir. Günlük siyâset ise; ana siyâsetin gerçekleştirilmesi için, içinde bulunulan şartlara göre plânlı bir şekilde yürütülen faaliyetlerdir. Günlük siyâset ihtiyaçlarının gerektirdiği bir süre ana siyâsetten farklı veya ona aykırı gibi olabilir. Buna Balkan Savaşı'ndan bir örnek verebiliriz. Biliyoruz ki, 1912 - 1913 Balkan Savaşı'na Balkanlı devletler bir ittifak yaparak girmişlerdi. Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan Osmanlı Devleti'ne karşı ittifak yaptılar. Halbuki kendilerinin ana siyâsetleri itibariyle birbirlerine karşı birçok istekleri, birtakım menfaatları vardı. Fakat Osmanlı İmparatorluğuna karşı o günkü hal ve şartlara göre kendi ana siyâsetlerini bir kenara koyarak birleştiler. Osmanlı Devleti'ni mağlup ettikten sonra bu sefer birbirleriyle harbe tutuştular. Demek ki Osmanlı Devleti'ne harp açıp netice alıncaya kadar, birbirlerine karşı olan ana siyâsetlerini tehir ettiler. Ondan sonra birbirlerine karşı savaşa giriştiler. Bilindiği gibi, Bulgaristan`ın elinden bir kısım toprakları geri aldılar. Dış siyâset ve iç siyaset Dış siyaset ile iç siyasetin çok sıkı bir ilgisi vardır. Bir devlet içte birlik halinde, birbirine tutkun, bağlı, şuurlu, huzurlu bir durumda bulunmazsa onun dış siyâseti çok zayıf olur. Bir devlet içte ne kadar istikrarlı, ne kadar huzurlu, sağlam, halkı birbirine sevgi, saygı ile bağlı, elele, aynı ülkü, ayrıı milli hedefler arkasında birleşmiş durumda oiurlarsa o devletin dış siyâseti de, o ölçüde çak kuvvetli ve başarılı olur. İç siyâset ile dış siyâset karşılıklı olarak birbirlerinden kuvvet alırlar ve birbirlerine tesir ederler. Siyâset ile strateji ve mûnasebetteri Klawzeich adlı meşhur Alman generali ki, bu zaten dünya siyâset ve askerlik edebiyatında, klâsikler arasına girmiş, eserleri vardır. "Harbe Dair" adlı bir eseri, "Harb Prensipleri" diye başka bir eseri vardır ki, bütün dünya memleketlerinde, gerek siyasi bilgiler veren okullar, gerek askeri okullarda klâsikler arasında incelenir - harb için : "Harb; siyasetin , kuvvet zoruyle devam ettirilmesi halidir." diyor. Yani, esas, siyâsettir; milli hedeftir. Bunu barış yollarıyla bir sonuca ulaştırmak imkânını görmeyip de, kuvvet yolu ile yürütmeye kalkarlar. Barış ise silâhlı vuruşmalara girişmeden devam ettirilen çeşitli münasebet ve faaliyetlerdir. Başarı için stratejinin ve harb sevk ve idaresinin siyâsetin emrinde olması gereklidir. Bu böyle olmakla beraber siyâsetin yürütülmesinde stratejik mecburiyetleri dikkatten kaçırmamak lâzımdır. Buna, tarihten bir misâl gösterebiliriz : 1940 yılında Almanlar'ın Fransa'ya karşı girişmiş olduklan meşhur askerî harekâtı hatırlarsak; Hitler, İngilizleri kuşatan Alman ordularını Anvers'e 30 km. kala durdurmuştur. Durdurmasının sebebide psiko - politik bir düşüncedir. "İngiliz ordularını burada imha edersek, İngiliz gururu derinden yaralanmış olur ve İngilizler bizimle barış yapmaya yanaşmazlar" düşüncesine saplanmıştır. Halbuki strateji hiç durmayıp sonuna kadar devam etmek ve denize döküp İngiliz ordularını orada imha etmeyi emrediyor. Bütün kumandanları, bütün generalleri bunun üzerinde ısrar ediyorlar. Fakat Hitler "hayır" diyor. Takii ki harpten sonra varılan sonuçlara göre, bunun büyük bir hata olduğu tesbit edilmiştir. Binaenaleyh bunlan yürütecek devlet adamlannın çok iyi yetişmiş, bunlan çok iyi hesaplamış, ölçmüş olması icabeder. Çünkü, karşılıklı hepsinin birbirine tesiri vardır. 2. CİHAN SAVAŞINDAN SONRA DIŞ SİYÂSET ORTAMI Dünya yüzündeki siyâset değişikliklerinin ilim ve teknikteki gelişmelerle büyük ilgisi vardır. İkinci Cihan Savaşı'nın sonunda A,B.D., atom çekirdeğinin parçalanmasından yararlanarak yapılan atom bombasına sahip bulunmakta idi. Komünist cephe ise konvansiyonel kuvvetler bakımından üstündü. Fakat atom silâhının kitle tahrip kudreti karşısında komünist blokun bu üstünlüğü kullanması mümkün olamıyordu. Böylece yeryüzünde Sovyetler Birliği ile A.B.D.'den ibaret iki süper devlet belirmiş durumda idi ve bu iki süper devletin birisi çok kudretli, üstün teknik bir silâha sahip, diğeri ise sayı ve vasıf bakımından üstün konvansiyonel kuvvetlere sahip bulunuyordu. Diğer devletler, bu durum karşısında bu iki büyük süper devletin çevresinde kümelenmek zorunda kalmışlardı. Sovyetlerin İkinci Cihan Savaşı sonunda fiilen işgal etmiş oldukları ülkeler, onun kendilerine emrettiği rejimi kabullenmek ve hegemonyasına girmek durumunda idiler. Kendi hürriyetlerini ve bağımsızlıklarını korumak isteyen Batı Avrupa demokrasileri ise kornünist tehlikesi karşısında A.B.D.'nin etrafında toplanmayı milli menfaatlarının gereği saydılar. Böylece dünya iki büyük blok halinde karşı karşıya gelmiş oldu. Bunların dışında, hiçbir taraftan olmadıklarını iddia eden dördüncü, beşinci sınıf devletler bulunmuşsa da bunlar, gerçekte her zaman Batının tesir sahası içinde bulunan ülkeler olmuşlardır. İkinci Cihan Savaşı'nın yeryüzünde açtığı yeni çağ, insanları iki büyük tehlike ile karşı karşıya getirmiştir. Bunlardan birisi "atom ve nükleer silâhlar" diye adlandırılan kitle tahrip silâhlarının meydana getirdiği tehlikedir. Bilindiği gibi bu silâhların üç türlü öldürücü ve yıkıcı tesiri vardır. Bunlardan birisi basınç ve çarpma tesiri, diğeri ısı ve yakarak yok etme tesiri, üçüncüsü de radyosyon ile meydana getirdiği öldürücü tesirdir. Bu silâhların tesirleri yüzlerce, hattâ binlerce kilometre uzunluğunda ve genişliğinde olanlara yayılmaktadır. Böylece bir şehir bölgesine atılacak bir veya birkaç bomba ile sayıları milyonlara varan insanı çok kısa bir zamanda yok etmek mümkün olabilecektir. İşte bu silâhlara sahip olan memleketlerin bir savaş halinde bu silâhlan kullanmaya kalkışmaları yeryüzünde bütün insanlığın ve medeniyet âlemlerinin yok olmasına yol açabilecektir. Nüfus ve dıs siyâset Diğer tehlike ise dünya nüfusunun gittikçe artan bir hızla çoğalmakta oluşudur. Eskiden beri yapılan araştırmalara ve çalışmalara göre yeryüzünde yiyecek maddeleri adedi silsile (aritmetik dizi) ile çoğalmaktadır, buna rağmen insan nüfusu hendesî silsile (geometrik dizi) ile çoğalmaktadır. Böyle devam ettiği ve hiçbir tedbir alınmadığı müddetçe, ilerdeki yüzyıllarda yeryüzünde insanlara yetecek yiyecek maddeleri bulunamayacak ve bunun sonucunda insanlar arasında anlatılması güç, acı olaylar meydana gelecektir. "Bu tehlikeyi önlemek için şimdiden "doğum kontrolu" ele alınarak ûreme hızı düşürülmelidir" denilmektedir. En çok üreyen ülkelerin başında Hindistan, Çin ile Güney Amerika ve Afrika memleketleri gelmektedir. Bunlara eklenecek başka ülkeler de vardır. Türkiye için bir doğum kontrolü düşünmek abestir ve zararlıdır. Bloklaşmalar A.B.D. etrafında toplanan Batı demokrasileri, NATO kısa adı ile anılan Kuzey Atlantik Paktı ittifakını meydana getirdiler. İkinci Cihan Savaşı'nın bitiminden Rusların atom bombasını imâl etmeye başladıkları tarihe kadar, iki blok arasında "KılıçKalkan" stratejisi hüküm sürdü. Buna göre komünist blok sahip olduğu sayı üstünlüğüne dayanarak konvansiyonel kuvvetlerle saldırıya geçerse, bunu, sayıca az; fakat dengeli NATO konvansiyonel kuvvetleri karşılayacak, savunma yapacak, zaman kazanacak, bu sırada A.B.D. sahip olduğu âtom silâhları ile Rusya'ya taarruz edecek ve onu büyük tahribata uğratarak zaferi kazanacaktı. Bu : strateji ''KılıçKalkan" genel anlamda barışı korumayı sağladı. Sovyetler atom bombasına sahip olduktan sonra A.B.D. bazı yönlerden üstünlüğünü devam ettirmekle beraber, kendi toprakları atom saldırısına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya geldi. Bu dehşet dengesi yeryüzünde genel bir barışın devamını sağladı. Fakat iki taraf da milli menfaatlerinin sağlanması için yeni usûller bulmakta gecikmediler. Kendilerini tehlikeye sokacak genel nükleer cihan savaşı çıkarılmasına meydan vermeden, bölge savaşları çıkararak veya yeraltı savaşları yaptırarak yahut ideolojik partizan hareketler, isyanlar, ayaklanmalar düzenleyerek siyâsetlerini yürütrneye devam ettiler. Kore savaşları, Vietnam savaşları, Birmanya'daki yeraltı hareketleri, İsrail-Arap savaşları, Afrika'daki isyanlar, ayaklanmalar ve iç savaşlar, diğer memleketlerdeki kışkırtmalar birbirini kovaladı ve hiçbir zaman durmadı. Amansız ve çetin bir propaganda savaşı sürdürüldü. Yutulmak ve baş eğdirilmek istenen memleketlerde halkı parçalayıcı kışkırtmalar ustaca yapıldı. Bu kışkırtmalar din, mezhep, ırk ve bölgecilik kışkırtmaları olarak yürütülmektedir. Meselâ, Yugoslavya'da Hırvatların ve Makedonyalıların arasında yapılan kışkırtmalar çok dikkate değer bulunmaktadır. Ayrıca İrlanda'daki mezhep çatışmaları ile İspanya'daki bölge çatışmaları bu uygulanan yeraltı (subversiv) hareketlerin nerelere kadar götürüldüğünü göstermektedir. Bu arada CENTO ve SEATO ittifaklarının önemli bir üyesi olan Pakistan'ın Bengal halkı arasında yapılan kışkırtmalar, Hint-Pakistan savaşına ve Pakistan'ın parçalanmasma kadar götürülmüştür. Başlangıçta Anglo-Sakson memleketleri; yani Amerika ile İngiltere'nin elinde bulunan atom ve nükleer silâhlar, daha sonra Rusya'nın da imâl ettiği ve sahip bulunduğu silâhlar haline geldi. Bu durum karşısında NATO'nun önemli müttefiklerinden biri olan Fransa da atom ve nükleer silahların kendisine de verilmesini istemeye başladı. Fakat bu istekler Anglo-Sakson devletler tarafından kabul edilmedi. Bunun ûzerine Fransa Eski Cumhurbaşkanı general De Gaulle, NATO ittifakının meydana getirilmesine sebep teşkil eden komünist blokun elinde bulunan atom bombasına ait bilgilerin ve silahların NATO'nun üyelerinden saklanmasının ve esirgenmesinin mânâsızlıgını ileri sürdü. Ve "Fransa'nın Atomik Kulübe mutlaka üye olarak girmesi gerektiğin" belirterek bir taraftan Fransız milli atom silâhlarını imal etme faaliyetine girişti. Diğer taraftan da NATO'nun askeri yükümlülüklerini üzerinden atarak daha esnek ve bağımsız bir siyâset yolu seçti. Kısa zamanda Fransa Devleti de atom silâhlarına ve atom fûzeleri taşıyan denizaltılara sahip oldu. Böylece üç devletin tekelinde bulunan silâhlar, dört devletin tekeline geçmiş oldu. Kısa bir müddet sonra da Komünist Çin atom bombası tecrübeleri yapmaya başladı ve atom silahlarına sahip dünyanın beşinci devleti oldu. Bunların yanısıra henüz atom silâhları yaptıkları belli olmayan, fakat istedikleri her an atom silahları imal edebilecek ilmi, teknik ve ekonomik kudrete sahip ülkeler olarak Japonya, Hindistan, Almanya ve İsrail gibi devletler, siyasi gözlemciler tarafından dikkatle işaret olunmaktadır. İktisadi birleşmeler İkinci Cihan Savaşı`nın sonunda çok yorgun ve fakir durumda savaştan çıkmış olan Batı Avrupa devletleri, kısa zaman içinde kendilerini toparlamaya muvaffak olmuşlar, önce Fransa, İtalya, Almanya, Lüksemburg, Belçika, Hollanda'nın teşkil ettiği bir iktisadi birlik meydana getirmişlerdir. "Ortak Pazar" adı ile anılan bu iktisadi işbirliği teşkilâtı, aynı zamanda, siyasi anlamda bir "Avrupa Birleşik Devletleri" kurma düşüncesinin de öncüsü olmuştur. İlmi ve teknik çalışmalarını, sanayilerini yeniden canlandırmaları sayesinde, Batı Avrupa memleketleri gittikçe A.B.D.'nin tesirinden kurtularak ona rakip büyük bir kuvvet haline gelmişlerdir. Bu arada Japonya da ilmi, teknik ve sanayi yönünden büyük bir hamle yaparak Batı Avrupa'ya ve A.B.D.'ne rekabet edebilecek büyük bir iktisadî ve siyasî güç olarak ortaya çıkmıştır. Böylece içinde bulunduğumuz şu günlerde yeryüzünde siyasî arenada eski iki süper kuvvetin yanısıra üç süper kuvvet daha belirmiş bulunmaktadır. Böylece dünya A.B.D., Sovyetler Birliği, Batı Avrupa, Çin ve Japonya'dan meydana gelen beş süper kuvvetin siyasî ve iktisadî münasebetlerinin tesiri altında çok yönlü bir siyâset dönemine gelmiştir. Milletlerarası siyâset günümüzde büyük gelişmelerin eşiğindedir. Dünya kuvvet dengesi değişmekte, yeni süper devletler ortaya çıkmaktadır. Eskiden dünya kuvvet dengesi, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya arasındaki dengeye dayanmaktaydı. Bugün bu iki süper devlet yanında Birleşik Avrupa, Japonya ve Komünist Çİn gibi yeni üç süper varlık ortaya çıkmıştır. Dünya kuvvet dengesi, bu beş süper devletin ilişkilerine göre yeniden kurulmaktadır. Bu süper devletler arasında, Türk Devleti'nin durumunu yeniden gözden geçirip, milli menfaatlerimize en uygun olan tercihi yapmak gerekir. Avrupa, Birleşik Avrupa ülküsüne doğru hızla ilerlemektedir. Bu amaçla Dokuzlar diye bilinen Avrupa'nın kalkınmış ülkeleri, kendi aralarında Ortak Pazan kurmuşlardır. TÜRKİYE VE NATO İTTİFAKI Kuruluşu ve görevi İkinci Cihan Savaşı'ndan sonra kurulan Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) tarihin kaydettiği büyük ittifaklardan biridir. Bu anlaşma başlangıçta 10 Avrupalı ve 2 Amerikalı devlet tarafından yapılmıştır. Stalin'in; yanmış yıkılmış, perişan Batı Avrupa'yı komünizmin kucağına düşürmek için ve Orta Doğu'yu ele geçirerek Afrika'ya uzanmak üzere saldıncı ve yutucu faaliyetlerine karşı, savunma maksadıyle Amerika Birleşik Devletlerinin öncülüğü altında batı demokrasilerini bir araya getirmiştir. Berlin ablukasının yeni bir Cihan Savaşı'na sebep olma ihtimali ortaya çıktığı ve Sovyet işgali altında bulunmayan Batı Avrupa ile Orta Doğu memleketlerinde komunizm propagandalannın, yeraltı faaliyetlerinin hızla yürütüldüğü günlerde meydana getirilen Nato ittifakı, hür memleketler için büyük bir destek olmuştur. Kuzey Atlantik Teşkilâtı, komünist bloktan gelecek saldınlara karşı meşru savunma maksadıyla kurulmuş olup, anlaşmanın yazılı maddelerinde bu özellik açıkça belirtilmiş ve anlatılmıştır. Tarihte pek çok defalar çeşitli devletler, müşterek düşmanlarına karşı ittifaklar yapmışlardır. Milletlerarasındaki münasebetlerde esas olan, devletlerin milli menfaat alış verişleridir. Kuvvetli düşman tehditleri karşısında kendi varlığını korumak için her devletin kuvvet dengesini kurmak üzere menfaatleri uyan diğer devletler ile imkân ve kuvvetlerini birleştirmesi olağan ve tabli bir harekettir. Memleketimizde komünistler zaman zaman Türkiye'nin kendi imkânlarıyla yetinmeyerek Nato ittifakına girmiş olmasını büyük bir hatâ olarak göstermekte ve devletimizin her çeşit ittifakların dışında kalması gerektiğini ileri sürmektedirler. Halbuki başta Sovyet Rusya olmak üzere komünist memleketlerin çoğunluğu siyasi ve askerî ittifaka girmiş bulunmaktadırlar. Fayda ve zaafları Savaşlar çoğunlukla taraflar arasındaki kuvvet dengesizliğinin yarattığı saldırı hevesinden doğmaktadır. Aralarında kuvvet dengesi bulunan ve saldırı ya geçtiği takdirde kazanma ihtimali olmayan devletlerin savaşa girmeleri beklenemez. İkinci Cihan Savaşı'nın ağır yıkıntıları ve kayıplarının tesiri altında ezilmiş olan Batı Avrupa memleketleri sosyal, iktisadi ve siyasi bir güçsüzlük içerisinde, Sovyet Blokunun saldırı ve istilâ heveslerini kamçılamakta idi. İkinci Cihan Savaşı'nın sebep olduğu sefaletler ve sıkıntılar, Batı Avrupa memleketlerinde komünizm kışkırtmalarına ve propagandalarına geniş imkânlar vermekte idi. İşte böyle bir durum içerisinde güçlerini ve imkânlarını birleştirerek Nato ittifakı içerisinde bir araya gelen, on iki devlet komünist blokun saldırıcı kuvvetlerine karşı bir kuvvet dengesi meydana getirdiler. Böylece barışın korunması mümkün hale geldi. Karşısında saldırılara karşı kendilerini savunmaya azmetmiş, bir ittifak meydana geldiğini gören, Stalin ve Kruşçef adımlarını hesaplı atmaya mecbur kalmışlardır. Ayrıca İkinci Cihan Savaşı'ndan yorgun ve bitkin çıkmış olan Batı Avrupa milletleri Nato ittifakı sayesinde ümitsizlikten ve yeisten kurtulmuşlar, yalnız olmadıklarını görerek güven duygusuna kavuşmuşlardır. Bu da üye milletlerin hızla çalışıp, kalkınma çabalarına girişmelerine imkân vermiştir. Bütün ittifaklarda önemli olan baş mes'ele, üye devletlerin karşılıklı menfaatlerinin birbiri ile uyuşturulması ve iyi bir koordinasyon ile samimi bir iş birliğinin sağlanabilmesindedir. İttifaklar içerisinde yer almış bulunan kuvvetli devletler, daima diğer zayıf müttefiklerini kendi bildiği yönde sürüklemeğe çalışır. İttifaklarda üye memleketlerin birbirlerine karşılıklı olarak güven duymaları ve bu güveni devam ettirmeleri çok önemlidir. Bunu sağlayabilmek için ittifakların yönetilmesinde, sorumlulukların üyelerin imkân ve kabiliyetine göre, siyasî yetkililerinin ise eşitlik esasına göre, bölüşülmesi gereklidir. Askeri alandaki yetkiler ise, coğrafya bölgelerine göre tayin edilmelidir. Nato ittifakının kurulduğu ilk günlerden itibaren sorumluluklar nisbetsiz olarak verilmiş, buna karşılık siyasi yetkiler, büyük devlet, küçük devlet görüşüne göre tayin olunmuştur. Meselâ Nato'nun kuruluşundan son zamanlara kadar askeri teşkilâtın en üst kademesinde daimî grup adı ile bir karargah kurulmuş idi, bu karargâhın içerisinde Amerika, İngiltere ve Fransa üçlüsünden kurulu bir yönetici komite her şeye hâkim bulunuyordu ve daimî grup karargâhının subayları da yine bu üç devletin silâhlı kuvvetlerinin mensuplarından alınmaktaydı. Böylece Nato'nun yüksek stratejik plân çalışmaları ve kararları üç büyük devletin arzusuna göre şekilleniyordu. Bu durum Nato içerisinde uzun süre diğer üyelerin itirazlarına ve hoşnutsuzluklarına sebep olmuştur. Bunlardan başka üyeler arasındaki rekabetler ve Avrupa bölgesi dışındaki sahalara ait rnenfaat çatışmaları Nato'yu zaman zaman bunaltmıştır. İkinci Cihan Savaşı'nın yararlannı kısa zamanda sarmayı başaran Batı Avrupa milletleri içinde milliyetçilik şuuru yeniden gelişmiş ve kuvvetlenmiştir. Bunun sonucu olarak her milletin kendi çıkarlarını azâmi ölçüde sağlamak ve büyük devlet olma çabası Nato içerisinde Amerikan otoritesi ile çatışmaya yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinin nükleer silâhların yayılmasını önlemek maksadıyle Sovyetler Birliği'nin de içinde bulunacağı bir nükleer kulüp kurmaya çalışması Nato'ya dahil üye memleketler arasında şiddetli çatışmalara yol açmıştır. Müşterek düşmana karşı aynı ittifakın üyesi bulunan Fransa'ya, düşmanın dahi sahip bulunduğu nükleer sırların verilmemesi ve ondan nükleer silâhlara ait bilgilerin kıskanılması, ciddi çekişmelere sebep olmuş ve sonunda Fransa`nın Nato'nun askerî işbirliği alanından çekilmesine ve sadece siyasi mânâda ittifak içerisinde kalmasına yol açmıştır. Bunlar yetmiyormuş gibi Amerika Birleşik Devletlerinin Küba buhranı sırasında Sovyetler Birliği ile giriştiği pazarlıkta Türkiye'deki jüpiterleri Türk Hükümetini dikkate almaksızın söküp götürmesi, daha sonra da Sovyetler Birliği ile silâhların sınırlandırılması ve azaltılması üzerinde bir anlaşma yapmak için pazarlıkta bulunması Nato üyeleri arasında güveni sarsmıştır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinin dünyanın dört bir tarafına dağılmış olan ilgi ve dikkati ve Avrupa'yı üçüncü bir Cihan Savaşı'nda sadece bir kalkan gibi görmesi mütteflklerin şikâyetlerine sebep olmaktadır. Sovyetler Birliği'nin Nato ittifakını çözmek ve dağıtmak maksadı ile devam eden çalışmaları ve propagandaları da üye memleketler üzerinde tesirsiz kalmamaktadır. Meselâ : Sovyetlerin daima tekrarladıkları "nükleer silâhlardan arınmış bir bölge" kurulması ve üslerin kaldırılması ile yabancı memleketlerde bulunan kuvvetlerin kendi topraklarına çekilmesi gibi teklifleri, barışçı ve iyi niyetli insanları avlamaktır. Hakikatte ise bu, Avrupa'daki Amerikan ve Kanada kuvvetlerinin Atlantik Okyanusunun batısına çekilmeleri, buna mukabil Sovyet kuvvetlerinin Vistül nehrinin doğusuna alınmalan demektir. Böyle bir durumda Sovyetler Birliği'nin gayet kazançlı çıkacağı aşikârdır. Yukarıda sayılan güçlüklere ve aksaklıklara rağmen Nato'ya üye bulunan 15 millet, birbiri ile bağdaşmaları mümkün olan benzer görüşlere sahip, çıkarları da uyuşturabilecek olan varlıklardır. Nato ittifakının kurulduğu zamandaki şartlar bugün mevcut değildir. Sovyet Bloku'nun davranışında ve politikasında büyük yumuşama ve değişiklikler olmuştur. Uzak Doğu'da Komünist Çin gibi büyük bir kuvvetin ortaya çıkması Amerika ile Rusya'yı müşterek tehlikeler ve tehditler karşısında bırakmıştır. Kalabalık Çin için nüfusu az, zengin bir Sibirya bir taşma sahasıdır. Fakat kornünist doktrinin saldırıcı ve fanatik tabiatı, komünist olmayan memleketler için daima dikkate alınması gereken bir husustur. Sorumluluklarda üyelerin imkân ve kabiliyetlerini hesaba katan ve siyasî yetkilerde çeşitliği ve her memleketin coğrafyasının özelliğini dikkate alan yeni şartlar ile Nato ittifakı devam edebilir ve edecektir. Böyle bir büyük ittifak daha geniş milletlerarası işbirliği ve anlaşma için temel teşkil eder. Türkiye'nin Nato siyaseti Türkiye 1945 - 1964 yıllarında çok ağır ve ciddi tehditlere maruz kalmıştır. Bunun sonucu olarak kuvvet dengesini sağlamak üzere ittfikalar aramaya mecbur olmuştur. Uzun çalışmalardan sonra nihayet 1951 yılında Nato ittifakına üye olarak girmeğe muvaffak olmuştur. Bu ittifak Türkiye'ye siyasi güven sağlamıştır. Askeri alanda da geniş yardımlar elde etmesini mümkün kılmıştır. Bu sayede o zamana kadar atlı arabalar, manda arabaları, deve kolları gibi araçlar ile donatılmış olan Türk Silâhlı Kuvvetleri modernize olmak imkânlarını bulmuştur. Yeni araştırma ve gelişmeler hakkında bilgi mübadelesi yapmak, Türk Silâhlı Kuvvetleri mensuplarını modern eğitimlerden geçirmek, Türkiye için küçûmsenecek kazançlar değildir. Nato'ya girdiğimiz ilk günden itibaren Türkiye'yi yönetenler, Nato ittifakını anlamakta ve ondan yararlanmakta büyük yetersizlik göstermişlerdir. Bir kere, o sıralarda bütün Türk Silâhlı Kuvvetlerini Nato emrine vermeyi, Amerika'dan ve diğer batılı memleketlerden azami yardım alabilmek için iyi bir yol zannetmişlerdir. Gerek Amerika'nın, gerekse diğer batılı devletlerin direnmelerine rağmen sorumlu Türk devlet adamlan Türk Silâhlı Kuvvetlerini tümüyle Nato kuvveti yapmak için çırpınmışlardır. Onlara göre Nato emrine girecek olan kuvvetlerin modern silâhlar, araçlar ve gereçler ile donatılması ve bakımınm da Nato'ya ait olacağı ve böylece Türkiye'nin yük altına girmeksizin büyük kazançlar elde edeceği düşünülmüştür. Nato anlaşmalarına göre her üye milletin hava savunması kendi milli sorumluluğu altında olduğu halde Türkiye kendi hava savunmasını da Nato'ya ait bir sorumluluk haline getirmek için çalışmıştır. Ordumuz bağımlı mı? O günlerde üzerimizde bulunan ağır Sovyet baskısına karşı Amerika'yı ve diğer batı memleketlerini anagaje etmek isteği başlıca çabayı teşkil ediyordu. Böylece Amerika'nın Türkiye'ye askerî yardım ve destekte bulunmak üzere Türkiye'de üsler ve tesisler kurması istenilmekte idi; bunların yanı sıra yapılmış olan ikili anlaşmalarla da geniş imtiyazlar tanındı. Kısacası, Türkiye askerî yönden o derece demode kuvvetlere sahip bulunuyordu ki, ağır Sovyet tehditlerinin etkisiyle Nato ittifakına üyeliği tam bir teslimiyet manasında değerlendirmek hatasına düşülmüştür. Bütün bunlara rağmen komünist çevreler tarafından Nato aleyhinde yapılan propagandalar yalandır ve Türkiye için zararlıdır. Bir kere Türk Silhahlı Kuvvetlerinin milli kuvvet olmadığı, Nato emrinde bulunduğu ve Nato kumandanlığının müsaadesi olmadan kullanılamayacağı iddiaları boş sözlerden ibarettir. Türk Silâhlı Kuvvetleri, Tûrk Genel Kurmay Başkanlığı'nın, kuvvet komutanlarının ve en küçük birliğe kadar Türk komutanlarının emrindedir. Türkiye'nin milli menfaatlerinin gerektirdiği yönde ve şekilde her zaman kullanabilirler. Elverir ki, başta bunu yapabilecek dirayette ve iradeye sahip devlet adamları bulunsun... Diğer Nato üye devletleri, Nato dışı sahalarda Nato kuvvetlerini zaman zaman kullanmışlardır. Türkiye lüzum gördüğü takdirde kuvvetlerinin bir kısmını veya hepsini istediği zaman Nato emrinden çekebilir. Nato ittifakını değerlendirmede jeopolitik ve modern stratejik gelişmelerin bilinmesine ihtiyaç vardır. Üçüncü bir Cihan Savaşı'nda hasım taraflar için ilk taarruz hedef, karşı tarafın nükleer sihlı mevzileri ve nükleer sanayi merkezleri; diğer harp sanayi merkezleridir. Yani Rusya için ilk taarruz hedefi Amerika'daki nükleer silah mevzileri ile nükleer silâh sanayi merkezleri ve diğer harp sanayii merkezleridir. Bundan sonra ikinci hedef Batı Avrupa bölgeleridir. Bugün Ay'a ve Venüs'e füzeler atılmakta, Dünya'nın etrafında uydular dolaştırılmaktadır. Bunun için yakın üslere sahip olmak ihtiyacı kalmamıştır. Nato'ya dahil bir üye olduğu için Türkiye'nin üçüncü bir cihan harbinde Sovyetlerin ilk taarruz hedefi olması stratejik görüşlere uygun değildir. Sovyetler'in Amerika'yı saf dışı bırakma gayretlerini zayıflatacak her hareket makul kabul olunamaz. Sovyetler Birliği için ana stratejik kaide, bütün imkânları ile Amerika'nın üzerine çullanarak onu süratle saf dışı etmektir. Amerika saf dışı olduktan sonra acaba Türkiye'nin veya herhangi başka bir devletin Sovyetlere karşı durabilmesi mümkün olur mu? Üçüncü bir cihan savaşına girişmeksizin Nato'ya üye devletlere karşı bölgesel harpler yapmak mümkün değildir. Bölgesel olarak başlatılan bu gibi harplerin kısa zamanda üçüncü bir dünya savaşı halini alacağından kimse şüphe edemez. Nato Türkiye için yararlı olmuştur : Devlet adamlarımız daha dikkatli ve uyanık bulunsalardı bugün mahzur diye sayılan birçok durumlar meydana gelmemiş olurdu. Nato yeni şartlar ile düzenlenmek suretiyle devam etmelidir. Türkiye de eşit şartlar ile daha sağlam garantilerle Nato üyesi olarak kalmalıdır. Hem Kıbrıs meselesinde, hem ile Türk menfaatlerini bugün en iyi şekilde sağlamak için ittifaklarımızı iyi kullanarak, şahsiyeti olan bir siyaset gütmeliyiz. Türkiye'nin milli kuvvetleridir. Üst tarafı kendi gizli maksatlarını veya beceriksizliklerini gizlemek için bir takım kişilerin ortaya attığı hikayelerden ibarettir. Komûnistler ve dış siyâset Memleketimiz bugün büyük çalkalanmalar içinde bulunmaktadır. Halkın çoğunluğu yokluklar, sıkıntılar içinde çeşitli dertlerle uğraşmakta ve kendisine aydınlann, özellikle devlet idaresini elinde bulunduran idarecilerin el uzatmasını beklemektedir. Büyük çoğunluğu köylü olan Türk halkı, işçisi, esnafı ve memurlan ile aydınlara, hükümete ve yöneticilere doğru; işbirliği için elele birlikte harekete geçmek için, yıllardan beri ellerini uzatmış beklemektedir: Fakat ne yazık ki iyi niyetli ve büyük kalbli Türk Milletinin elleri daima boşlukta kalmış ve bugün de boşlukta sallanmaktadır. Hükümetler ve yöneticiler bugün de bu elleri tutmamakta, bilgisiz, düşüncesiz, çıkarcı bir vurdum duymazlığın havası içinde aylar, yıllar harcanap gitmektedir. Bütün güçlükleri yenmede ve başarının sağlanmasında en önemli olan şey birlik ve beraberliğimizin korunmasıdır. Halka hürmetle bağlı bulunmak ve halka hizmet ihtirası taşımak, faziletlerin en büyüğüdür. Hakiki bir demokrasi, kişilerin ve partilerin böyle bir fazilete sahip olmaları sayesinde mümkûn olabilir. Partizanlık uğruna oy avcılığı için birlik ve beraberliğimizi yıkıcı davranışlar, kardeşi kardeşe düşman edici tutumlar, vatandaşların namus ve şerefleri aleyhine uydurulan iftira ve yalanlar, vatan ihanetinden başka birşey değildir. Bunları yapan mideci ve satılmış siyasilerin milletçe başını ezmek vazifemizdir. Ve ezeceğimizden de kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bugün Türk Milleti kendisini yok etmek isteyen dış tehlikelerle karşı karşıya olduğu gibi içerde de parçalayıcı, ayrıca fesat ve hıyanet hareketleriyle karşı karşıya bulunmaktadır. İçimizde yürütülmeye çalışılan fesat ve hıyanet hareketlerinin başırıda komünizm, bölgecilik ve mezhepçilik akımları gelmektedir. Aslında bunların hepsi de komünizmle ittifak halinde yürütülen akımlardır. Üzülerek söylemek lâzımdır ki, Türkiye'de kurulmuş bir çok komünist teşkilâtları vardır. Bu teşkilâtlar komünizmi iktidara getirmek için çalışmaktadırlar. Adları ne olursa olsun ve kanunlara göre kendilerini ne kadar peçelemiş bulunurlarsa bulunsunlar tam bir komünist faaliyeti içinde bulundukları görülmektedir. Bunlar Türkiye'yi parçalayıcı bir görüş taraftarı ve tahrikçisidirler. "Türkiye'nin bazı bölgelerine muhtariyet vermek lâzımdır," teranesiyle birçok gençleri zehirlemek çabasındadırlar. Komünistler memlekette bütün milli değerleri dejenere etmek için her şeyi yapmaktadırlar. Bunların en çok hücum ettikleri meselelerden birisi de dış siyâsetimizdir. Özellikle Nato ve Batı dünyası ile ve Arnerika ile dostluk ittifakımız daima çürütmeğe ve gözden düşürmeğe çalıştıkları bir konudur. Hiç şüphesiz milletlerin münasebetlerinde esas olan kendi milli menfaatlarıdır. Ve milli şuur sahibi haysiyetli bir devlet, daima şahsiyeti olan ve kendi milli menfaatlerine en uygun bir siyâset izlemelidir. Geçmiş devrelerde çeşitli partilere mensup hûkümetler dış siyâsetlerde pasif, hatalı ve herbiri ayrı ayrı gaf ve gaflet olan davranışlarda bulunmuşlardır. Bunların başında yeni bağımsızlığına kavuşan Asya ve Afrika devletlerine karşı gösterilen ilgisizlik ve hayırsızlık gelir. Ayrıca Arap memleketlerine ve Cezayir'e karşı uygulanmış olan menfi politika ne tarihimize, ne de milli haysiyetimize uygun düşmemiştir. Fakat bizden Kars, Ardahan, Artvin ve Boğazlar'ı isteyerek hayatımıza kasteden Stalin Rusyası'na karşı, bize yardım elini uzatan Batı devletlerine ve Amerika'ya doğru dostluk göstermekliğimiz ve Nato ittifakına girmekliğimiz isabetli bir politika olmuştur. Türkiye, hürriyetine, bağımsızlığına, namus ve şerefine düşkün bir devlettir. Bunun için Silâhlı Kuvvetlerine güvenmeyi esas kabul eder. Modern askerliğin gerektirdiği tankları, füzeleri, jet uçaklarını, savaş gemilerini ve diğer silâh ve gereçleri Türkiye kendisi yapabilecek durumda değildir. Bunları kendi parası ile de alabilecek halde değildir. Bunları ancak ittifaklarla, karşılıklı menfaat alışverişleriyle sağlamak durumundadır. İşte Nato ittifakı ile ve Amerikan yardımı sayesinde bunları bugüne kadar temin etmiş bulunuyoruz. Gerçi elde ettiklerimiz, bizi tatmin edecek ölçüde ve vasıfta olmamıştır. Ve bu münasebetlerin idaresinde de büyük hatâlar yapılmıştır. Fakat bu haller, esas prensibin yanlış olduğunu göstermez. Bunlar ancak Türkiye'yi idare edenlerin yetersizliğini gösterir. Türkiye ittifaklardan, dostluklardan faydalanarak sanayileşmek ve özellikle ağır sanayiini kurmak yolunu takip etmelidir. Bu arada da kendi ihtiyaçlannı karşılayacak harp sanayiini kurmalıdır. İşte geçmiş hükümetler Nato'ya girdikleri için ve Amerika ile ittifak yaptıkları için değil, kendi sanayiimizi kurmak için yeter gayret göstermediklerinden dolayı ve şahsiyeti olan ileri görüşlü bir siyâset takip etmedikleri için kınanmalıdır. Bugünkü şartlar devam ettiği müddetçe de Türkiye'nin Batı devietleri ve Amerika ile sıkı dostluk ve ittifak siyâseti gütmesi, kendi menfaatleri icabıdır. Bu arada gerek Sovyetler Birliği ve gerekse diğer memleketlerle de dostluk münasebetlerini devam ettirmek siyâsetimizin diğer bir yönünü teşkil etmelidir. Netice İkili anlaşmalar yeniden gözden geçirilmeli ve Türkiye'nin milli menfaatlerine ve milli haysiyetine göre düzenlenmelidir. Türkiye daima uzağı gören çok taraflı, enerjik ve esnek milli bir dış siyâset izlemelidir. İçerisinde yaşadığımız gerçekler, Türkiye'nin imkânları ile imkansızlıkları gözden kaçırılmamalıdır. Nasıl Sovyetler Birliğine karşı komşuluk esaslarına dayanan dostça bir siyaset izlemek gerekli ise, en az Amerika'ya karşı da, aynı şekilde bir siyaset izlemek mecburiyetinde olduğumuz unutulmamalıdır. Son zamanlarda komünist tahrikleri ile memleketimizde körüklenen Amerikan düşmanlığı siyâseti memleketimiz için çok tehlikeli ve zararlıdır. Ne üstünlük, ne de aşağılık duygusuna kapılmaksızın, gerçekçi olarak olayları incelemeli ve uzağı gören, plânlı uzun vadeli bir dış siyâsetin sahibi olmalıyız. Tûrk hükümetleri Nato'ya girdikten sonra dış siyâsette adeta bir kış uykusuna yatmışlar ve gerek Nato'dan azâmi istifade sağlamak için, gerekse diğer devletlerle tesirli mûnasebetler içine girmek için bir çaba göstermemişlerdir. Özellikle Müslûman Orta Doğu memleketlerine ve Asya, Afrika'nın yeni uyanan milletlerine karşı büyük bir ilgisizlik, gaflet ve hattâ zararlı karşı koyma davranışları göstermişlerdir. Kardeş bir memleket olan Cezayir halkının bağımsızlık almak için yaptığı mücadelede o zamanki Türk hükümetinin yardımcı ve destekçi olması şöyle dursun, onlara karşı cephe alması, Türk Milleti için çok ûzücü ve haysiyet kırıcı bir davranış olmuştur. Bize göre Türkiye'nin dış siyâseti Batı dünyası ile olan ittifaklarımızı sadakatle devam ettirmekle beraber komşulanmızla da samimi bir doştluk ve iyi komşuluk münasebetleri esasına dayandırılmalıdır. Bununla beraber Müslüman memleketlerde sıkı kültürel, iktisadî ve siyasî dostane münasebetler kurarak yakın işbirliği teşkil olunmalıdır. Ayrıca, diğer Asya ve Afrika milletleri ile çok taraflı yakın ve sıkı münasebetlere geçilmelidir. Kısacası Türk Milleti gibi büyük bir tarihin sahibi olan büyûk bir milletin siyâseti daima olayların ilerisinde bulunan cihanşümul, çok taraflı, esnek, enerjik, uyanık, uzağı gören bir dış siyâset olmalıdır. MİLLİ MÜCADELE VE DIŞ SİYASET Türk Milli Mücadelesi, biliyoruz ki Birirıci Cihan Savaşı'ndan mağlûp çıkıp mütareke yapan Türkiye, daha sonra ordusunu terhis edince, sömürgeci devletlerin yapılmış olan mütareke anlaşmasını hiçe sayarak Türklerin son kalesi bulunan ve tam bir Türk yurdu olan Anadolu'ya asker çıkarmalan neticesinde, yorgun olmasına rağmen bütün milletin kendi varlığını korumak, bağımsızlığını kurtarmak için girişmiş olduğu bir savaştır. Bu savaşı devlet açmamıştır. Bu savaşı o zaman hükümeti açmamıştır. Bu savaşı kendi bağımsızlığına daima titizlikle bağlı olan Türk Halkı kendisi, yer yer silahlanarak, köyünden, evinden çıkarak; çiftesini, kılıcını alarak açmıştır. Bu çok önemli bir olaydır. Her milletin tarihinde kolay kolay görülmez. Çünkü günün hükümeti "Aman hadise çıkartmayın, sakın mukavemet etme yin, ateşle karşılamayın, düşmana kolaylık gösterin" diye emirler verirken, ortada ordu yokken, kuvvet yokken Aydın'da, Manisa'da, Alaşehir'de, Ayvalık'ta, Karadeniz kıyılarında, Doğu Anadolu'da her tarafta halkımız kendileri silâha sarılmışlar, çeteler kurmuşlar ve Milli Kurtuluş Savaşı'nı kendileri açmışlardır. Daha sonra gelen kumandanlar, devlet adamları, idareciler bu halk kıyamını teşkilâtlandırmış, bunları bir düzene sokmuş ve ondan sonra düzenli bir harbi yürütmüşlerdir. Milli mücadelemizde devletler, Türkiye'yi parçalamak görüşünü savunmuşlardır. İngiltere; Boğazlar bölgesine yerleşmek ve kendi himayesinde bulunan bir Yunanistan'ın Batı Anadolu'ya ya sahip olması siyasetindedir. İngilizler Irak'ı işgâl ettikten sonra, onlar da daha kuzeye doğru mütareke şartlarını çiğneyerek çıkmışlar. Musul'u v.s. yi işgâl etmişler, Fransızlar ve İtalyanlar da bir pay peşinde. Fakat, bunlar bu pay peşinde koşarken menfaatleri birbirine takışmış., Meselâ: İtalyanlar Batı Anadolu'yu, İzmir'i isterken, daha önce de kendilerine vaad edilmişken Yunanlılara verildiğini görünce, bunlar iyice muğber olmuştur. Kendileri de zaten Türklere karşı bir mücadele yürütecek kabiliyette olmadıkları için karşılaştıklan mukavemet dolayısıyla da neticede Türklerle kısa zamanda bir anlaşmaya giderek işgâl ettikleri yerleri bırakmışlar, çekilmişlerdir. O sıralarda Sovyet Rusya'da ihtilâl devam ediyor, kanlı mücadeleler sürüyor. Çarlık ordularıyla komünist kuvvetlerini de İngilizler, Fransızlar destekliyor, himaye ediyor. Bu durum karşısında İngiltere'nin desteklediği bir Yunanistan'ın işgalindeki Türkiye yerine, kendi bağırnsızlığını almış, ne de olsa gücü ve kabiliyetleri sınırlı olan bir bağımsız Türkiye'yi kendi siyâsetine uygun görüyor. Ve bu uygun görüş dolayısıyla Türk milli mücadelesini destekliyor. Halbuki Rus coğrafyası Türkiye ve Türk Boğazları tarafından açık denizlere ve açık dünyaya karşı kilitlenmiş olan bir coğrafyadır. Yani Rusya'da ister Rus milleti yaşasın, ister X milleti yaşasın ve Türkiye'de ister Türk Milleti, ister Y milleti yaşasın, bu coğrafya bu iki milleti karşı karşıya getirir. Fakat, daha önce de temas ettiğim gibi ana siyâset, günlük siyâset konusu, burada günün şartları Sovyet Rusya'yı Türk milli hareketini desteklemeğe ve Türkiye de varlığı büyük tehlikede olduğu için oradan destek almağa gidiyor. Ve oradan destek alıyor. Daha sonra Milli Mücadelemiz bildiğimiz gibi zaferle sona eriyor ve Lozan antlaşması yapılıyor. Lozan antlaşması uzun uzun incelenmesi icabeden bir konudur. O günkü tarihi belgeler araştırılınca günün başbakanı merhum Rauf Orbay'la, Lozan müzakerelerini, görüşlerini idare eden başdelege ve o günkü Türk Dış İşleri Bakanı merhum İsmet İnönü'nün arasında büyük bir görüş ayrılığı ve mücadele olduğu meydana çıkar. Bu bakımdan Lozan antlaşması üzerinde o günkü Büyük Millet Meclisinde de birçok tartışmalar cereyan etmiştir. Bunu ilim adamlarımız, tarihçilerimiz elbette ki gelecek günlerde belgelerin ışığı altında her çeşit siyasi düşüncelerden sıyrılarak gerçekleri tesbit etmek üzere araştırarak, gerçekleri önümüze getirip sereceklerdir. Bu uzak değildir. Lozan antlaşması yapılırken Türkiye'nin "Millî Misak" dediğimiz bir kararı var. Bu milli misak, daha Milli Mücadele başlamadan önce, İstanbul'da dağıtılmazdan önce karar almış olan son Osmanlı Millet Meclisince tesbit edilmiştir. Türklerin yaşadığı bölgelerin sınırlarını çizen ve bunu bütün dünyaya ilân eden ve bunlardan hiçbir fedakârlık yapamayacağımızı belirten bir karardır. Milli Misakın içerisinde Hatay vardı, Musul vardı, daha birçok bölgelerirniz, yerlerimiz vardı. Fakat şartların zoru, memleketin içinde bulunduğu sıkıntılar, Hatay rneselesini o zaman yapılan antlaşma gereğince 20 sene sonra, Hatay halkının oyuna başvurulmak suretiyle çözüm yapılma şartına bağlamıştı. Musul'u da ayrıca İngiltere ve Irak'la Türkiye arasında görüşülerek çözümlenmek üzere geriye bırakmıştı. Lozan'dan sonra Türkiye'nin izlediği siyâset kendi iç işleriyle uğraşmak üzere dışarıda sükuneti, barışı temin etmek olmuştur. Fakat Türkiye, Milli Mücadelesine başladığı zamarı çok asil bazı ilkeleri kendisine bayrak edinmişti. Bunlardan birisi "fertlere hürriyet, milletlere istiklal" ilkesi idi. Bunun için Türkiye kendi istiklâlini teminat altına aldıktan sonra dış siyâsetini yürütürken de bu ilkeyi daima göz önünde bulundurması ve bu ilkeye; tutsak bulunan çeşitli milletlerin kendi bağımsızlıklarını kazanmak için giriştikleri mücadeleleri, giriştikleri hareketleri sempati ile karşılayıp, onlara bu sempatisini her fırsattan istifade ederek göstermesi, hattâ Türkiye'nin menfaatlerine zarar getirmediği takdirde, bu gibi hareketlere yardımcı olması gerekir idi. Gördük ki, gelişen zaman akımı içinde Türkiye bu ilkeden zamanla geri durmuştur. Mesela; Cezayir, kendi bağımsızlığı için mücadele eder, çırpınır. Türk dış siyâseti bağımsızlığırıı almak için savaşanlan sempati ile karşılayıp, onlar lehinde oy kullanmaları, onlar lehinde konuşmalar yapmaları icabederken, bunlan yapmamış, hattâ çekimser kalma yoluna dahi gitmemiş, "bunlar bağımsızlık almasın, bunlar bağımsızlık almaya liyakat kazanmamışlardır, bunlar henüz benim idaremde kalmak ihtiyacındadır, mecburiyetindedir" iddiasını savunan sömürgeci devletlerin arkasında, onlardan daha çok sömürgeci gibi davranarak, "evet, bunlar bağımsızlık almağa henüz liyakat kazanamamışlardır. Onun için bağımsızlık almamalıdır" şeklinde konuşmuş ve onların aleyhinde oy kullanmıştır. Dış siyâset demek, kabil olduğu ölçüde her milletin, her devletin, her toplurnun sempatisini, iyi niyetini, dostluğunu kazanmak ve kendi milli menfaatlerimizin kolaylıkla sağlanması yolunda bu dostluklardan, bu iyi niyetlerden, bu sempatilerden faydalanmak demektir. Türkiye bunu ihmal ettiği için Afrikada'da, Asya'da yeni uyanan, bağımsızlıklarını alan, almaya çalışan, müslüman, müslümanolmayan çeşitli milletlere karşı ilgisiz, hattâ sömürgecilerin, onlan kendi idareleri altında tutan devletlerin tarafını tutup, onların arkasında böyle körü körüne bir siyâset güttüğü için bu milletlerin sempatisini, güvenini, sevgisini kaybetmiş ve bunun sonucunda da bir çok zararlara uğramış olmakla beraber daha ne kadar zarara uğrayacağımızı kestirmek mümkün değildir. Bunun neticesidir ki, Kahire'de toplanan bir Asya-Afrika Konferansı Makarios lehinde ve Türkiye aleyhinde karar alıyor. Türkiye Lozan antlaşmasından sonra Hatay Fransızlann idaresi altında tutulduğu halde, 20 yıl bu konuyu bir mes'ele yapmamıştır. Bu konuyu unutmuş görünmüştür. Bu konudan habersiz görünmüştür. Fakat zamanı geldiğinde şartlar da elverişli görülerek, Hatay'ın bizim olduğu ileri sürülmüş ve Fransa'dan bize geri verilmesi istenmiştir. Bunun için yöneticilerimizin büyük gayretleri, büyük mücadeleleri olmuştur. O zaman denmemiştir ki; "Bizim bugünkü sınırlarımızın dışında bir karış toprakta dahi gözümüz yoktur." Şartların elverişli olduğu ve zamanın gelmiş olduğu görülür görülmez hemen mücadele bayrağı açılmıştır ve o günün en kuvvetli devletli devleti tanınan Fransa'dan Hatay talep edilmiştir, O günlerde Almanya ile Fransa arasında gerginlik artmakta ve Avrupa'da ittifak bloklan meydana gelmekteydi. Fransa da Almanya'ya karşı Rusya ile yakınlık kurmuş durumda idi ve biz Hatay meselesini açtığımız zaman Sovyetler tarafından bu meseleden vazgeçmemiz yolunda bir takırrı işaretler, bir takım tavsiyelerle karşı karşıya geldik. Fakat bunlar hiçbir zaman kaale alınmamıştır. Ve siyâset gayet güzel tespit edilmiş, gayet güzel yürütülmüş, neticede Hatay bildiğiniz şekilde anavatana bağlanmıştır. Bundan önce cereyan etmiş olan diğer bir olaydarı, Musul meselesinden, de kısaca bahsetmek yerinde olur. Musul meselesi İngiltere ile aramızda bir hayli mücadeleye, diplomatik alanda çekişmelere sebep olmuştur. Fakat İngiltere Birinci Cihan Savaşı'ndan çok yorgun çıktığı için ne İngiltere halkı ve ne de dominyonlardaki, müstemlekelerindeki insanlar, yeni bir harbi arzu etmiyorlardı. Tûrkiye de bu meselede ağır bastıkça İngiltere bu meseleyi kendi lehine halletme çareleri aradı. Ve Türkiye'de meşhur Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Daima karşılaşılan durumlardan birisi budur. Bir devlet, diğer bir devletin meşru, haklı isteğinin karşısına çeşitli yollarla dikilir. Bunlardan en müessir, en kestirme netice veren yol, o memleket içinde, kendi halkı içinde ayrılık fesat, isyan, karşılıklık çıkarmak yoludur. İngiltere geniş istihbaratıyla, kaynaklarıyla para akıtarak bu bölgedeki bir takım cahil, hattâ masum insanları, kendi vatandaşlarımızı, kendi insanlanmızı kandırarak ayaklandırmıştır. Ve üzülerek söylemek icabeder, bu yüzden Musul gitmiştir. Bu gayretler üzerine devlet bu işi "İngiltere ile uğraşmak, başa çıkmaz, tehlikeli bir yoldur" görüşü ile bir uzlaşmaya götürmek ihtiyacını duymuş ve halkı Türk olan bu bölge de elimizden gitmiştir. Hatay meselesi ortaya çıktığı zaman da böyle bir durumla karşılaştık. O sırada Tunceli bölgesinde Seyit Rıza isyanı denen bir isyan çıkmıştı. Bu isyanın bastırılması sırasında isyancıların elinden ele geçirilmiş olan vesikalar, mektuplar ve silâhlar Fransız silahları idi. Fransızların teşviki ile, onların tertibi ile bu isyan düzenlenmiştir. Niçin? Bizim haklı Hatay dâvâmızın bir sonuca ulaşmaması ve kendi ellerinde kalmasını sağlamak için. Bunlar ibretle hatırlayacağımız, üzerinde titizlikle düşünceğimiz tarihî olaydır. Daha sonra Türkiye, İkinci Cihan Savaşına doğru Italyan ve Alman tehditleriyle karşı karşıya geldi. Özellikle faşist İtalya'nın devamlı tehdidi, devamlı tazyiki ile karşılaştı. Bunun sorıucunda Türkiye ile İngiltere ve Fransa arasında bir ittifak anlaşması yapıldı. İkinci Cihan Savaşı'nın başında bu ittifak anlaşmasını yaparken, Türkiye, kendi coğrafyasının zorunlu kıldığı durumu dikkate alarak yapılan bu ittifaka, Türkiye'yi herhangi bir durumda ve zamanda, Rusya'ya karşı harekete mecbur edemeyeceği kaydım koydu. Tiuk diplomasisi İngiltere ve Fransa ile yapılan bu ittifak anlaşmasını yaparken yardımlaşmayı kabul edeceğini, faşist İtalya'nın, nazi Alrrıanyası'nın tecavüzüne karşı İngiltere ve Fransa ile birlikte hareket edeceğini antlaşmaya koyarken, bu antlaşma sonunda herhangi bir durum icabı olarak Rusya'ya karşı harekete mecbur tutulmayacağı kaydını koydu. Neden? Çünkü bu sıralarda Ruslar nazi Almanyasıyla antlaşma yapmışlardı. Ve İnglltere'nin Rusya'ya karşı da Fransa ile beraber hareketler tertiplemesi ihtimali vardı. Fakat Türkiye kendi şartlarını, kendi imkânlarını, kendi gücünü ve coğrafyasının zorunlu kıldığı durumu dikkate alarak antlaşmaya böyle bir kayıt koydu. Bunu zikredişimin sebebi vardır. Biraz sonra geleceğimiz başka konular vardır. Onun için zikrediyorurn. Yani Türkiye'miz daha dikkatli, barışçı ve kendi komşularına karşı onlan kışkırtmadan uzak, iyi niyetli sayâset takibettiğini göstermek için buna dokunuyorum. Çünkü, biraz sonra göreceğiz, İkinci Cihan Savaşı'nın sonunda Türkiye Sovyet Rusya'nın Türkiye'den arazi talepleriyle, arazi istekleriyle, bir takım isteklerle karşılaşacaktır. Siyâset demek çok uzakları görmek, 5-10 yıl değil, 50-100 hattâ yüzlerce yıl ileriye uzanacak tedbirleri düşünebilip almak demektir. İkinci Cihan Savaşından sonra, yenilen taraf, yenen taraf belli. Bunun sonunda Türkiye günün birinde Sovyetler tarafından Kars, Ardahan, Artvin illerinin Rusya'ya verilmesi ve İstanbul, Çanakkale Boğazlarında, Rusya'ya askeri üsler verilmesi isteğiyle karşı karşıya kaldı. Tabiidir ki, Türkiye kendi bütünlüğüne karşı, kendi bağımsızlığına, kendi hükümranlıgına karşı yöneltilecek suikastları, hangi taraftan gelirse gelsin, ne kadar kuvvetli bir devlet tarafından yapılırsa yapılsın, bunlara karşı kat'îyen boyun eğmeyi kabul etmez. Bu, Türk Milletinin şeref anlayışına aykırıdır. İkinci Cihan Savaş'ından Sovyetler Birliği galip çıkmış olmasına rağmen, Türkiye, bu çirkin, bu alçak taleplere karşı derhal red cevabını vermiştir. Bundan sonra tabii ki, bu Türkiye üzerinde bir tazyik meydana getirmiştir. Siyâsette usul olduğu glbi, bir devlet ya yalnız kendi gücü ile kendini korur, kendi isteklerini sağlar; veyahut kendi menfaatlarına uyan başka devletlerle güç birliği, kuvvet birliği, iş birliği arar. Bunları bulur ve bunlarla kendi varlığına kasteden tehlikeleri karşılar. İşte bunun sonucu olarak da Türkiye kendisine rnüttefıkler aramıştır ve o sıralarda 1949'da kurulmuş olan Nato ittifakı, biliyorsunuz, Avrupa'da faaliyete geçmişti. Türkiye'de bu ittifaka girmek için teşebbüse geçmiştir. Ve birçok çalışmalardan sonra bu ittifaka girmiştir. Bu Türkiye'nin tabii, meşru bir hakkıdır. Türkiye bağımsız bir devlettir. Kendi varlığını korumak için menfaatları kendi menfaatlarına uygun olan başka memleketlerle, karşılıklı menfaatler ölçüsüyle anlaşarak güç birliği yapar. Yalnız bu güç birliğinde dikkat edilecek bazı önemli noktalar vardır. Bu önemli noktalardan birincisi; yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak, hükümranlığım, varlığını korumak için bir ittifaka giderken, o ittifakın ittifak yoluyla hükümranlığımıza, varlığımıza zararlı olmasma hiçbir zaman müsaade etmemek, meydan vermemek lazımdır. Yoksa, hangi rejime sahip olursa olsun, devletler mutlaka karşılıklı birbirleriyle menfaat alış verişi yapmak zorundadırlar, birbirleriyle ittifak yapmak zorundadırlar. Birbirlerinden askeri, iktisadî yardımlar almak, vermek zorundadırlar. Bunları Türkiye'nin aleyhinde olaylar gibi görmek, düşünmek, iyi niyetli olmamak işareti kabul edilmelidir. Ama, bu ittifaklarda, bu menfaat ahş verişlerinde bizim devlet adamlarıınız Türkiye'nirı milli haklarına aykırı gelen, milli haklarını zedeleyen, durumlar meydana getirmişler, antlaşmalar imza etmişlerse sorumludurlar. İttifakların tam bir mütekabiliyet, tam bir karşılıklı saygı, anlayış ve dostluk içinde kurulması, yürütülmesi lâzımdır. Bu hâtalar Birinci Cihan Savaşı'nda Almanya ile ittifak edildigi zaman Osmanlı Devletinde de çok görülmüştür. Temel Görüşler, s.274-282






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 11 ziyaretçi (62 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=