TÜRKİYE CANIM FEDA


   
  CcC:::::::....:::::::...::::::ÜLKÜCÜYÜZ..::::..BİZ:::::...::::::::...:::::::::CcC
  BASBUG ALPASLAN TURKES'IN KIBRIS HAKKINDAKI GORUSLERI
 

BAŞBUĞ ALPASLAN TÜRKEŞ'İN KIBRIS HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ



Doğuşu, gelişimi ve mevkii Kıbrıs Adası, 1571 yılında Türkler'in idaresine geçmiş ve 1914 yılına kadar, hukuken de 1923 Lozan antlaşması yürürlüğe girdiği tarihe kadar Türklere ait bulunmuştur. 1879 da Kıbns'ta İngilizler tarafından yapılmış olan nüfus sayımına ait istatistikler elirrıizdedir. Bu sayırna göre o zaman Kıbns'ta Türk nüfusu çoğunluktadır. Rum nüfusu azınlıktır. Kıbrıs, 1877 - 1878 Osmanlı Rus Harbi neticesinde İngilizler'e "geçici olarak işgâl etme" müsaadesi ile işgâl altına verilmiş bir adadır. İşgal müsaademizin de dayandığı mucip sebep, Ruslar İskenderun istikhametinde Osmanlı topraklarına bir taarruz yapacak olurlarsa, yakın mesafeden, yakın bir üsten, Osmanlılara yardım etmelerini mümkün kılmak için bu ada geçici olarak İngiltere'ye verilmiş, müsaade edilmiştir. İngilizler girdikten sonra adaya her iki üç yılda bir yeni Ingiliz valisi tayin olup geldiği zaman adanın Rum ruhani reisi, yahut arşbişop dedikleri metropoliti gider, valiyi karşılar ve valiye bir dilekçe, bir ariza sunardı. 1878'den itibaren bu dilekçede papaz, Kıbrıs'ın Yunan olduğunu, ve Kıbns adasının Yunanistan'a verilmesini rica etmeye başladı. Yunan hükümetii, Yunan devleti de bu istikâmette devamlı olarak ada Rumları ile irtibatta bulunur, Yunanistan'dan öğretmen, yardımcı herşey gönderilir. Kültür münasebetleri, kültür birliği ternin edilmiş bir durumda, işler yürütülürdü. Osmanlı Devleti çeşitli gailelerle yuvarlanırken tabiî bunlarla ugraşma imkânını bulamamıştır. Fakat Lozan andlaşmasından sonra da biz, tarnamiyle kabuğumuza çekilmiş durumda bulunduk ve oradaki Türklerle ve adanın durumu ile de faal bir şekilde ilgilenemedik. Lozan andlaşması gereğince adadaki Türklere üç yıl müsaade tanındı. Bu müsaade gereğince; Türkiye'ye gitrnek ve Türk vatandaşı olarak yaşamâk isteyenlerin malını mülkünü satıp, göç etmesi, gitmek istemeyenlerin de İngiliz tebalı olacağı bildirildi ve Lozan antlaşması gereğince Türkiye' den çıkarılan Rum göçmenleri Kıbns'a sevkedildi. Ve Kıbns'a getirilerek yerleştirildi. Bunlar Anadolu'dan hınçla Kıbrıs'a gelmişler ve orada yerli Rumları da azdırarak Türklere karşı her fırsatta çeşit çeşit taşkınlıklar, çeşit çeşit tazyiklere, tecavüzlere de girişmişlerdir. Zaten hassas olan ve yabancı boyunduruğundan hoşlanmayan Türkler, kendilerine tanınmış olan bu üç yılı kullanmak için âdetâ birbirleriyle yarışa girmişlerdir. Rum muhacir akını karşısında da adada oturmak arzusunu iyice kaybetmişler ve adaya rum rnuhacirleri gelirken, adadan Türk rnuhacirleri çıkrnış, Türkiye'ye göç etrniştir. Bugün bir tahmine göre Mersin'den Mersin dahili İzmir'e kadar olan kıyı bölgemizde Kıbrıs'tan gelmiş göçmenlerden 250 300 bin insan bulunmaktadır. Bundan sonra zaman akmış, Rumlar ve Yunanlılar bu faaliyetlerine devam etmişlerdir. Nihayet İkinci Cihan Savaşından çıkılmış ve Yunanlılar Oniki Ada'ya talip olmuşlardır. Harp esnasında bize işgâl teklif edilmiş, fakat biz buna yanaşmamışızdır. "Ne bir karış toprak veririz, ne bir karış toprak alırız" „Aman etmeyin, gitmeyin, alın şunu işgâl edin." "Yok, hayır efendim, ne olur ne olrnaz." Yunanlılar buna talip çıkmışlar. Yunanistan'a bu Oniki Ada 1947 Paris antlaşmasıyla veriliyor ve Türk hükümetinden bir söz dahi çıkmamıştır. "Efendiler, kimin malını kime veriyorsunuz, bunlar bize aittir. Şimdi bizi dinlemezsiniz bu antlaşmayı kabul etmem, saymam, söz hakkımı mahfuz tutuyorum," denilememiştir. Oniki Ada bu şekilde gitti, bundan sonra artık bütün Yunan faaliyetleri Kıbrıs'a yöneldi. Şimdi, Kıbns'la birlikte bütün adaların durumunu kısaca gözden geçirmemiz icabetmektedir. Yunan faaliyetleri ve Kıbrıs Yunanistan istiklâl alıp mikroskobik devlet halinde doğduğu andan itibaren kendinden çok çok büyük hülyalar, dâvalarla uğraşmıştır. .Çok büyük... Ama böyle yapması, acaba kendisi için zararlı mı olmuş? Böyle hareket etmesi acaba hatâlı mı olmuş? Şunu söylemek isterim ki, her hakikat evvelâ beyinlerde, kafalarda bir nazlı hayal olarak doğar ve Yaşar. Osman Gazi, Osmanlı Beyliği'nin başına geçtiğinde İstanbul'u, Rumeli'yi, Suriye'yi, Irak'ı düşündüğü zaman bunlar onun kafasında birer hayaldi. Bu mikroskobik devlet meydana geldiği anda büyük Bizarıs İmparatorluğunun vârisi ve onu ihya etmek dâvacısıdır. Bu faaliyetlerin de kaynadığı kazan, sevk ve idare edildiği yer, Yunan kilisesidir. Yunanistan'da Yunan kilisesini, Yunan politikasından ayıramazsınız. Bütün ihtilâllerini, bütün isyanlannı Yunan kilisesi hazırlamış, o sevk ve idare etmiştir. Hattâ, o kadarki, Mora isyanı başladığı zaman, işte ilk defa bağımsızlık almak için ayaklandıklan, Sultan Mahmut zamanı, Etniki Eterya denen cemiyet, idare ediyor. Bu cemiyeti sevk ve idare eden de İstanbul'daki patrik. Öyle de bir suikast hazırlıyor ki, Türk askeri üniformalı Rum kuvvetleri, Yunan kuvvetleri hazırlarııyor. Bir taraftan Mora kıyımı olacak, bir taraftan da bunlar İstanbul'da ayaklanacaklar. Ve İstanbul'u işgâl edecekler. Bizans ihya edilecekti. Tabiî bu durum zamanında haber alınıyor. Bunlar bastırılıyor ve patıiği, işte o orta kapı dediğimiz ki ördüler, bugün hâlâ örülü, açmıyorlar orada asılıyor. Asılması gayet tabiîdir. Bir devlet gösterin ki, o devlette, o devletin bir vatandaşı, bir tebaası kendi devletine karşı hıyanet eder, isyana kalkışır ve buna mukabil o devlet ona "Aferin, iyi ettin' der. Böyle bir devlet var mı yeryüzünde? Bundan dolayı niye Osmanlı Devletini suçluyorlar? Onun yerinde kim olsa yapması icabeden hareket buydu. Bundan sonra daima bu devlet, bu fikri, bu hayali takibetmiştir. Ve üzülerek ifade etmek lâzımdır ki, bu hayalin Rumeli tarafındaki kısmını büyük ölçüde ve Ege Denizindeki adalar kısmını baştan aşağı gerçekleştirmişlerdir. Bizim tedbirsizliğimizden, başımızdaki devlet adamlarımızın idaresizliğinden ve liyakatsizliğinden dolayı, bunlardan faydalanmışlar, zaman zaman, safha safha bunu gerçekleştirmişler, hattâ İstiklâl Savaşımız sırasında Anadolu nun da bir parçasına sahiplenmeğe çalışarak iyice bunu kurmak durumuna girmişlerdir. Şimdi haritaya baktığımız zaman Çanakkale boğazının ağzında, Midilli adası, diğer Yunan işgalindeki adalar, aşağıya doğru Ayvalık'ın karşısı, Burhaniye'nin karşısı, daha aşağıda Foça, İzmir, İzmir'in karşısı, Kuşadası, daha aşağısı Bodrum, Güllük v.s... larla tıkanmış vaziyette. Türkiye'nin neresi vaf? Akdeniz kıyılan var, Akdeniz bölgesi var ki orada nisbeten serbest. Kıbns? Kıbns İngilizlerin elinde, başka bir devletin elinde. Şimdi bıınlar uzun zamandan beri bu adayı hedef almışlar. Ve diyorlar ki : "Burasını alacağız ve Yunanistan üç kıta üzerinde bir devlet haline gelecektir. Aynı zamanda hem Balkan memleketi, hem Ortâdoğu memleketi olacağız," diyorlar. Ne ile? Kıbns'la. Kıbrıs'ın öneminin çok kimseler henüz tam farkında değil. Memleketimizde onu, sadece orada bulunan 300.000 Türk'ün durumuna bağlıyoruz. Hayır, orada hiç bir Türk bulunmasâ da Türkiye için, Kıbns dâvası vardır. Bu coğrafi bir mecburiyettir. Türkiye'nin kendi varlığını korumak, kendi güvenliği bunu zorunlu kılıyor. Kaldı ki, orada 300.000 Türk'ün bulunuşu bu durumu bir kat daha önemli hale getiriyor. Şimdi Yunanistan bu meselede de diğer meselelerinde olduğu gibi bize kıyasla çok ustaca, plânlı ve uzağı görerek hareket etmiştir. Dünyanın her tarafına serilmiş olan Yunan diplomatik faaliyetleriyle el ele beraber olarak işlemiştir. Bunlar olurken bir tek kelime ile hiç bir şey yapmadık. Onlar evvelâ İngilizlere karşı mücadele açmışlardır. İngilizlerle bu mücadeleleri danışıklı döğüş gibi bir şeydir. Çünkü zaten onu besleyen, onu himâye eden, onu pohpohlayan İngilizler olmuştur. Girit'ten Kıbrıs'a Bugüne kadar tarihî bir olaya göz atarsak Kıbrıs meselesini daha iyi canlandırmak, anlamak mümkün olur. Bu olay Girit olayıdır. Girit de bundan yüz yıl önce bir Türk adasıydı. Ve adada en az Rumlara denk sayıda Türk nüfusu vardı. Fakat böyle bir böceğin yaprağı kemirmesi gibi, kemirmeye başlamış, oraya da el atmıştır. Girit'te de aynı Kıbns'ta olduğu gibi faaliyetlere girişmişlerdir. Orada da evvelâ çeteler faaliyete geçmiş, çeteleri bastırmak için nizamı, asayişi, kanunu korumak için, biz oraya kuvvet gönderince de "Eyvah! Türkler bize zulmediyor, Türkler Rumları katliam ediyor, kesiyor, yetişin!" diye yaygarayı basmışlardır. Hemen o zamanın büyük devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa vs. gelmişler, Rusya da beraber, adaya asker çıkarmışlar, adayı işgâletmişler ve işi pek benzeyiş var arada, onun için söylüyorum evirmişler, çevirmişler, demişler ki : "Burası muhtariyet olsun..." "Yani gene sizin olsun ama, Rum halkı kendi toplum işlerinde, kendi cemaat işlerinde, bağımsız olsunlar. Bir de Yunanlı bir vali bulunsun adada, sizin valiniz, size rapor versin..." Sizin valiniz Yunanlı. Kim olacak bu? Yunan krallık ailesinden olsun, bir prens... Böylece Girit Adası muhtariyetle idare edilen bir ada oldu. Yani Kıbrıs'ın bağımsız cumhuriyet olması gibi. Bunlar adımlardır. Yunanistan'a doğru gidiş adımları. Şimdi bunları ortaya koyunca Türk Devlet adamlarının daha iyi tartabileceğiz. Olan oldu, Girit adası muhtar oldu. Yunan krallık ailesinden bir prens de Osmanlı valisi oldu. Kime hizmet ediyor? Osmanlılara değil mi? Osmanlılara hizmet ediyor?!... Ve, Girit günün birinde gitti. Bizim rnuzaffer olduğumuz; galibiyetle, muzafferiyetle bitirdiğimiz bir harbin sonunda. O da 1897 Türk Yunan Harbinin sonunda. Biliyorsunuz, 1897 Türk Yunan Harbi yine Yunanlılarm taşkınlığı ile, münasebetsizliği ile patlak vermişti. Onlar ve Avrupalılar zannetmişlerdi ki, Yunanlılar muvaffak olacaklar ve Osmanlı ordusunu yenecekler, toprak kazanacaklar. Fakat müthiş bir bozguna uğramışlardır ve Türk ordusunun Atina'ya girmesine ramak kalmıştır. Hemen araya yine büyük devletler girdi. "Aman barışı koruyacağız, barış elden gitmesin, falan" diye, bizi durdurdular. Yunanlılarla aramıza girdiler. Ondan sonra o zamana kadar sözde bizim olan Girit Adası, temelli olarak Yunistan'ın oldu. İşte Kıbrıs adası da böyle. 1950'den bu yana alalım : Zamanın Dışişleri Bakanı kıymetli bir ilim adamımız Prof Fuat Köprülü. Soruluyor kendisine : "Kıbrıs meseli için ne düşünüyorsunuz?" "Türkiye için bir Kıbrıs meselesi için ne düşünüyorsunuz?" "Türkiye için bir Kıbrıs meselesi yoktur" diyor. Bunu hatırlayanlarımız vardır. Aradan zaman geçiyor. Belki İngilizlerin de teşviki var, tavsiyesi var. Fakat burada asıl rahmetle anmamız icap eden Sedat Simavî Bey. O, tek başına kendi gazetesinde (Hürriyet) bu meseleyi bayrak yapıyor. "Kıbrıs Türkiye için çok önemli bir konudur. Kıbrıs Türkiye'nindir. Türkiye'ye aittir. Bu hariciye Vekili ne diyor?" diyor ve Fuat Köprülüye karşı bir kampanya açıyor. Dışişleri Bakanı, Sedat Simavi Bey'i kendisine karşı hakarette bulunmak vs. şekline iddialarla mahkemeye de veriyor ve hükümet de bu meseleyi ele alıyor. Hükümet "Kıbns bütünüyle bizimdir, bize aittir." Şimdi daha önce Dışişleri Bakanı "Bizim böyle bir meselemiz yoktur." "Bu İngiltere'ye ait bir meseledir." derken biraz sonra Başbakan'ın ağzından Türk milleti diyor ki, "Kıbrıs bütünüyle bize aittir." Aradan pek az bir zaman sonra da, bu sefer "Ya taksim, ya ölüm" diyorlar. Daha sonra "Bağımsız Kıbrıs" diyorlar. Öteki taraf ne diyor? Bir söz söylüyor "Enosis de enosis!" Başka bir şey söylemiyor. Pekiyi, Kıbrıs bağımsız olacak, o sıralarda 27 Mayıs olmuş. Antlaşma gereğince mahalli memuriyetlerin % 38'i Türklere ait olacak, % 62'si Rumların olacak. Rumlar buna itiraz ediyorlar; "Türklerin" diyorlar "Adadaki nisbetleri % 18'dir. Nasıl olur? % 38 memuriyetler bunlara ait olur?" Bir takım pürüzler... Türkler, Türk cemaati ayak direr. Onlar işi yokuşa sürer, mütemadiyen. İskenderurı'da bizim alay beklemektedir. Bir türlü anlaşma olmuyor ve Kıbrıs Adasına askerler çıkmıyor, çıkamıyor. Manzara bu. Hemen cemaatin ileri gelenleriyle temas ediliyor ve deniyor ki, "Esas mesele Türk askerinin adaya ayak basmasıdır. Bunu sağlayın. Diğer şartları sonra zaten halledeceğiz." Karşı taraf zaten maksatlı olarak yokuşa sürüyor. O bu antlaşmadan memnun değil. Adaya Türk askerinin çıkmasını istemiyor. Adaya Türk askeri çıkarılıyor ve olacak şeyler bellidir. Bunun için birtakım hazırlıklara da girişiliyor. Hazırlıklar nelerdir? Şimdi öğreniyoruz; Yunanlılar ne yapmışsa, aynı şeyleri yapmak yoluna gidiyoruz. Aradan zarnan geçiyor, hükümetler değişiyor. Çeşitli hükümetler geliyor... Burada dertlerimizin analizini, teşrihini yapıyoruz. Şahısların bizim için önemi yok. Çünkü şahıslar kim alursa olsun, bu memleketin vatandaşı. Biz herbirimiz, birbirimizden sorumluyuz ve birbirimizin varlığını, huzurunu koruma ödevini taşıyan insanlarız. Bu memleketin insanlarıyız. Binaenaleyh asıl hastalığı, asıl noksanları, kusurları çıkarmaya çalışıyoruz, ki bundan sonraki faaliyetlerimizde daha isabetli olalım. Çeşitli hükümetler geliyor. Rumlar adaya silâh taşıyorlar. Hazırlık yapıyorlar ve bir taraftan dâ Türkiye'nin iç durumunu, dünya siyasetini gayet dikkatle takip ediyorlar ve devamlı olarak propagandalarını yürütüyorlar, diplomatik faaliyetlere girişiyorlar. Türkiye ne yapıyor? Hiç! Kıbrıs olaylarının bu şekilde gelişeceğini kestirmek, tahmin etmek çok güç bir mesele midir? Tarihi bilen, bu konular üzerinde tecrübesi olan insanlar biraz derin, biraz etraflı düşünüldüğü takdirde bunlan kestirmek imkânsız şeyler miydi? O halde, Türk hükümetleri niçin uyumuştur? Niçin Yunan propagandasına karşı, mukabil plânlı bir propaganda açmamıştır? Niçin Yunan diplomatik faaliyetlerine karşı, o diplomatik faaliyetleri boşa çıkaracak diplomatik faaliyetlere girişilememiştir? Nihayet 21 aralık 1963 olayları patlak veriyor, Türkler birçok yerlerde katliama uğruyor. Orada bulunan Türk alayındaki vazifeli Türk subaylarırıın aileleri tecavüzlere uğruyor. Katliama uğruyorlar. Doktor binbaşımızın eşi ve çocuklarının resimleri hâlâ gözlerimizin önündedir. Bu olaylar patlak veriyor. Zürih ve Londra antlaşmasınırı dördüncü maddesi, garantör devletlere, ki bunlar; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'dir. Kıbrıs'a müdahale hakkı tanımıştır. Orada asayişi temin etmek için, anlaşma ile kurulmuş olan düzenin bozulmaması için müdahale yetkisini vermiştir. Türkiye müdahale etmiyor. Neden? Müdahale için hazırlık lâzımdı, deniyor. Niye hazırlanmadı? Hiç akla gelmedi mi, bir gün acaba bu adada birşey olur ve buraya müdahale etmek icabederse, edebilir miyim, edemez miyim? Etmek istersem neredeki kuvveti, ne şekilde oraya sevk edip, müdahale edebilirim? Bunu düşünmek, plânını yapmak lazım değil mi? Müdahale edemedik, etemedik: Edilebilir mi, edilemez mi? Ben olsam (bu olur, olmaz), Türkiye'nin neresinde bir tabur, bir alay elime geçerse doğru adaya gönderirim... Bunu yaparken aynı zamanda, Yunanistan'la İngiltere'ye : "Çok sevgili dostlarım, Kıbrıs'ta asayiş bozulmuş, iki cemaat birbirine saldırı haline girmiştir. Antlaşma gereğince asayişi temin etmek üzere oraya polis kuvvetleri sevkettim. Fakat benim kuvvetlerimin bu çatışmayı durdurmaya yetmeyeceği kanaatindeyirn. Sizden de, çok rica ve istirham ediyorum, beni takviye etmek üzere acele polis kuvveti gönderiniz." Çürıkü onlar da adada antlaşmanın meydana getirdiği durumu korumak, asayişi temin etmekle görevli olan garantör devletlerdir. Amma ben, onlardan evvel bunu yapmak suretiyle onlar oraya yetişinceye kadar istediğimi orada yapmak imkânını elde edebilirim. Ya tersine işler ise işler?' Efendim, Amerika, İngiltere, Rusya "çık oradan" derlerse : "aman beyler, ben buraya iyi niyetle geldim. Madem çık diyorsunuz, çıkıyorum." Amma, çıkırıcaya kadar!... Önceden görmek, önceden tedbir düşünmek, hazırlıklı olmak; en mühim konu budur. Yoksa, günü gün ederek bir tırtıl gibi, bir böcek gibi yaşamakla memleketin hayatı teminat altında bulundurulamaz. Uzağı görmek, ne olabilecek diye daima araştırmak. Yunanistan da, Kıbrıs'ta elçilerimiz var, istihbaratımız var, İngiltere'de de var, Fransa'da da var, Amerika'da da var, her yerde var... Siyasetin çeşitli taktikleri vardır. Siyasetin birçok kaideleri vardır. Eskiden kullanılan kaidelerden birisi de blöf yapmaktır. Fakat bu çağda, bilhassa büyük güce sahip olmayan devletlerin siyasi blöflere gitmesi doğru degildir. Hiç bir zaman başarı sağlanmaz. Aksine çok zararlı olur. Türkiye, yakın tarihinde bunun iki defa tecrübesini yapmış, iki defa bundan büyük zarar görmüştür. Bunun bir tanesi, 1957 - 1958 yıllarında, o günkü hükümet tarafından Suriye'ye karşı yapılmıştı. Diğeri de Kıbrıs meselesinde yapılmıştır. İskenderun'da asker toplanır, donanma Mersin'e geldi, İskenderun'a geldi. Domuz Burnu'nda tatbikat var. Çıktık, çıkıyoruz. Bir takım arkadaşlar geliyor. Heyecanla yeminler ediyorlar. "Vallahi billâhi bu akşam, yarın sabaha çıktık, oradayız." Yok. Ve, durum bütün yeryüzünde bizim memleketlerde alay konusu olmamıza, sebep olmuştur. Böyle bir iş yapılacaksa, bu, kabil olduğu kadar gizlenir. Dünya bunu ancak çıkıldıktan sonra haber almalıdır. Yoksa, çıkılmadan önce böyle, davul, zurna ile ilân ederek "Ben buraya asker topladım, topluyorum, çıktım, çıkacağım, açılın yoldan, savulun, geliyorum!" denmez. Bu iş güzel plânlanır, tertiplenir ve baskın tarzında oraya çıkılır. Çıkıldıktan sonra dünyanın haberi olur. Ondan sonra devlet adamlarımızdan çeşitli mazeretler dinledik : "Ben şunu yapacaktım ama, falan önüme geçti, bırakmadı." Yani ne bekliyorduk? Falan kapıları açacak, sırtımızı okşayacak, "haydi göreyim seni!" Böyle der mi? Türkiye Nato'da bir üye devlet ise, Yunanistan da bir üye devlettir. Diğer devletler kendi menfaatlerini düşünürler ve kendi menfaatlerini temin etmek üzere siyasetlerini yûrütürlerken, onlar hem Yunanistan'ı, hem Tûrkiye'yi elde bulundurmak isterler. Bunun yolunu ararlar. Yunanistan nasıl oraya 600 mil mesafeden 10.000 kişi, bir ordu kuvveti sevketmiş, çıkartmış ise, nasıl ordaki yerli Rumları silâhlandırmış, teşkilâtlandırmış ise, ve kendi lehine oldubittiler yaratmış ise, Amerika'nın, Rusya'nın, Mısır'ın, diğer devletlerin durumlarını hep hesaplayarak ve onların durumlarında kendi lehine şartlar meydana getirerek nasıl bunu yapmış ise, Türk diplomasisine, Türk devlet adamlarına da düşen vazife, Türkiye'nin menfaatlerini sağlamak üzere böyle hazırlıklar yapmak, böyle durumlar meydana getirmek ve Türk menfaatlerini temin etmekti. Bu yapılmıyor, sonra "falan önüme geçiyor!..." Evet, geçti ve geçtiği için tabii onu da yazmamız lâzım. Ama, bunu devlet adamı önceden görecek, önceden hesaplamalı, bilmelidir. Bundan sonra üçüncü koalisyon, dördüncü koalisyon hükümetleri geliyor. Hepsinin izlediği siyaset birbirine benziyor. "Bekle, gör" siyaseti her gün öbür taraf yer kazanır. Kıbrıs alayı, pek basit bir olay değildir. Türkiye çok önemli durumlarla karşı karşıyadır. Bu önemli durumlar, baştan bazı olayları açıklarken belirttiğimiz gibi iç meselede tesir gösterebilir. Onun için Türk devlet adamlarının, Türk gençliğinin çok uyanık olması lâzımdır. Biz kendimiz barışçıyız. Kendimiz iyi niyetliyiz. Fakat, bu iyi niyetlilik, kendi varlığımızı emniyette bulundurmak için yeterli değildir. Herşeyden önce uyanık olmalıyız, bize karşı girişilen bu alçakça, bu sinsice faaliyetlere karşılık vermeliyiz ve karşılık göstermeğe hazır olmalıyız. Kıbrıs meselesinin önemi çok büyüktür. Ben bu meselenin ciddi ihtilâflara konu olmasından endişe duyuyorum. Türkiye'nin prestiji ile ve güvenliği ile çok yakından ilgilidir. Bunun yanısıra daha önce temas ettiğim gibi, orada bulunan 300.000 Türk'ün varlığı, hakları ve hayatı ile de ilgilidir. Kıbrıs meselesi Türkiye Kıbrıs meselesi mi, yoksa Türkiye Yunanistan meselesi mi? Zaman zaman Türkiye'de bu iki fıkir tartışılmıştır. Bazı devlet adamları bunun bir Türkiye Yunanistan meselesi olduğunu ve bunu Türkiye Yunanistan meselesi olarak ileriye sürmenin Türkiye'nin menfaatlerine uygun bulunduğunu iddia etmişlerdir. Bu bir siyaset taktiği konusudur. Fakat, özellikle bu işin başlangıcında bu meseleyi bir Kıbrıs konusu olarak, zahirde bir Kıbrıs konusu olarak tutup ona göre bir davranış içinde bulunmakta faydalı olacağını, ihtilâflan azaltabileceğini sanırdım. Bugün, tabii, tamamiyle iş yaygın hale gelmiştir. Kıbrıs meselesinin elverişli çözüm yolu nedir? Bunun ûzerinde düşûndüklerini etrafı ile açıklamayı uygun görmüyorum. Yalnız, ana hatlarıyla bazı şeyleri ortaya koymakta fayda vardır. Kıbrıs konusunun elverişli bir çözüme ulaştırılması için, Türkiye'nin barış durumundan ayrılmaksızın Kıbns'ta Yunanistan'ın yaptığı usul ve yol ile, mutlaka fıilî bir durum yaratması icabederdi. Ve nihayet 1974 temmuzunda fiili durum yaratıldı. Kıbrıs Türkiye için çok büyük önemi bulunan bir toprak parçası olduğunu daha önce belirtmiştik. Kısaca özetlersek : Jeolojik yapısı itibariyle Anadolu'dan kopma bir toprak parçasıdır. İskenderun körfezinden Akdenize doğru uzanmış, Torosların deniz içinde yükselmiş olan bir bölümüdür. Aynca coğrafya durumu yönünden de Türkiye'nin İskenderun körfezi, İçel körfezi ve Antalya körfezlerini tamamıyle kontrol ve tesir altında bulunduran bir adadır. Ada ayrıca Suriye kıyılarını, Mısır kıyılarını, Süveyş kanalını; kısacası Doğu Akdeniz'i kontrol eden bir jeopolitik duruma sahiptir. Bununla beraber Kıbrıs adası Türkiye'nin stratejik güvenliğinin önemli bir unsurudur. Yunanistan'dan havalanan bir uçak bugün Ankara veya Erzurum'u bombardıman ederek kendi üssüne dönemez. Fakat Kıbrıs'ta üslenecek olan askeri uçaklar Ankara'yı, Erzurum'a veya Türkiye'nin herhangi bir yerini bombardıman edip dönme imânına sahip olur. Bu askeri önemine ilâveten Kıbns adasının iktisadî durumu üzerine de birkaç söz söylemek faydalı olur. Kıbrıs adası Anadolu'nun bütünlüğü içinde bir toprak parçasıdır. Yani Kıbrıs Anadolu'dan beslenmedikçe, Anadolu'dan takviye edilmedikçe ve Anadolu'ya eklenmedikçe, kendi başına iktisadî yönden yeterli olma ve yaşama imkânına sahip değildir. Anadolu'dan ayrı kaldığı sürece de Türkiye'nin iktisadi hayatında eksiklik meydana getiren bir tesire sahiptir. Bütün bu yönleriyle Kıbrıs adası Türkiye için var olma, yok olma dâvası durumundadır. Türkiye'nin askerî savunması yönünden, Türkiye'nin iktisadi yönünden Türkiye için hayati önem taşımaktadır. Bu duruma ilâveten, üç yüz bin Türk'ün orada bulunması da Kıbns'ı Türkiye için ayrıca önem taşıyan bir toprak parçası haline getirmektedir. Bunların yanında Kıbrıs'ta Türk Milletinin tarihi hakları da mevcuttur. Kıbrıs hiç bir çağda Yunan hâkimiyeti altma girmemiş, Yunan toprağı olmamıştır. Türk Milletinin hâkimiyetinde 400 yıl yaşamıştır. Ancak 1923 Lozan andlaşmasıyla Türkiye Kıbrıs ûzerindeki hükümranlığından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu yönden de, Türk Milletinin Kıbns ûzerinde hakları vardır. Bütün bunların hepsini göz önüne aldığımız zaman Kıbrıs'ın Türkiye için çok büyük önem taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Türkiye'den zorla gasbedilmiş, Türk Milletinin elinden onun dar bir zamanında, sıkıntılı bir zamanında baskı ile "geçici işgâl" adı altında alınmış ve daha sonra asıl sahibi olan Türk Milletine geri verilmekten kaçınılmıştı. Bunu böylece belirleyerek Kıbns'ın el değiştirme durumu ortaya konulduğu takdirde, bunun yine eski sahibine verilmesi gerektigini iddia etmek; Türkiye için gayet mâkul ve haklı bir istek olurdu. Ama o kadar acıdır ki, zamanın Türk hükümetleri hiçbir zaman bu yola yanaşmamışlardır. Tûrkiye'nin bir Kıbrıs meselesi bulunmadığını, Kıbrıs'ın İngıIizlere ait bir iç mesele olduğunu söylemekle veya Kıbrıs'a çıkarma yapacak güce sahip olmadığımızı ifade etmekle yetinmişlerdir. 1974 temmuzuna kadar bu böyle devam etmiştir. Diğer taraftan Yunanlılar dünyanın her yerinde devamlı olarak Kıbrıs'ın Yunanistan'a ait olduğunu, İngilizlerin haksız olarak Kıbrıs'ı boyundurukları altında bulundurduğunu, Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesi icap ettiğini, İngiltere için askeri yönlerden Kıbrıs'a ihtiyaç varsa, Yunanistan'ın İngiltere'nin askerî ihtiyacını karşılayacak üsleri İngilizlere vermeye her zaman hazır olduğunu, ama Kıbrıs'ın idaresinin Yunanistan'a gerektiğini propaganda ederek iddia etmişler ve böylece dünya kamuoyunu yıllarca Kıbrıs'ın Yunanlı olduğu ve Yunanistan'a verilmesi gerektiği hususunda hazırlamaya gayret göstermişlerdir. Bu propagandaları boşa çıkmamıştır. Zaman zaman Kıbrıs'ta ayaklanmalar ve inglliz idaresine karşı gerilla savaşları açılmıştır. Bu savaşlar Yunanistan'ın teşvkiyle ve Yunanlıların gizlice adaya soktukları silâhlarla donatılan yerli Rumlar tarafından ve Yunanistandan gönderilmiş olan Yunan subaylarının idaresinde yürütülmüştür. Yunanistan; İngiltere'nin dostu ve müttefiki bulunduğu halde, milli haklarını, millî hedeflerini elde etmek için silâh kullanmaktan dahi çekinmemiştir. Buna karşılık Türkiye yine sessiz ve pasif kalmıştır. Tâ ki İngiltere "Türkiye'yi de ortaya çıkarırsam Türkiye'nin de ada üzerinde hak iddia etmesi karşısında Yunan baskılarına, Yunan isteklerine karşı bir denge sağlayabilirim ve böylece ada üzerindeki hâkimiyetimi devam ettirebilirim" düşüncesiyle Türk hükümetini de el altından ada üzerinde talepler ileri sürmeye teşvik edinceye kadar bu böyle devam etmiştir. Hariciyemiz ve Kıbrıs meselesi O kadar gariptir ki 1949 yılında C.H.P. hükümeti iktidarda bulunduğu sırada o günün Dışişleri Bakanı merhum Necmettin Sadak'a, İstanbul'a gidişinde Haydarpaşa'da gazeteciler soru soruyorlar. Diyorlar ki : "Kıbrıs'ı Yunanlılar istiyorlar. Tûrkiye'nin de Kıbrıs üzerinde hakları vardır. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?" Bu soruya Sadak : "Tûrkiye'nin Kıbrıs meselesi diye bir meselesi yoktur. Bu mesele tamamıyle İngiltere'ye aittir" diye kestirip atmıştır. Ondan kısa bir zaman sonra iktidar değişikliği olmuştur. D.P. 1950 seçimlerini kazanmış ve iktidara gelmiş. D.P. nin o zamanki Dışişleri Bakanı merhum Fuat Köprülü'ye aynı sorular sorulduğu zaman Fuat Köprülü de "Türkiye'nin Kıbrıs meselesi olmadığını, bunun İngiltere'ye ait bir mesele olduğunu" iddia etmiştir. Cumhuriyet hükümetleri o günlerde bu milli topraklar, bugünkü sınırlar dışında kalmış olan, kendi topraklarımız üzerinde böylesine korkak ve şuursuz, böylesine pısırık davranışlar ve tutumlar göstermişlerdir. Fakat bundan sonra İngilizlerin de takındığı tavırdan cesaretlenerek Türk hükümeti Kıbns'ın Yunanistan`a verilmeyeceğini, Kıbns'ın Türkiye'ye verilmesi gerektiğini ortaya atmıştır. Bunun üzerine Kıbrıs'ın Türkiye'ye verilmesi yolunda mitingler düzenlenmiştir. Gençlik bu hususta birçok toplantılar yapmıştır. Bu mücadele bu şekilde bir müddet devam ettikten sonra Türk hükümetinin tutumunda yine bir kararsızlık belirmiştir. Bu sefer de Kıbrıs'ın Türkiye'ye katılması isteklerinden vazgeçilmiş, bunun yerine 'Ya taksim, ya ölüm" sözleriyle Kıbrıs'ın Türkler ile Yunanlılar arasında taksimini ortaya atan bir görûş ileri sürülmüştür. Buna karşılık Yunanistan başından beri bir tez ileri sürmüştür. O tez de Enosis'tir. Yeni Kıbns'ın tümüyle Yunanistan'a ait olduğu ve Yunanistan'la birleşmesi gerektiği tezidir. Zaman içinde adada çarpışmalar olmuştur. Katliamlar olmuştur. Ve Türkiye'de ağırlığını ortaya koymuştur. Neticede 1960 yılında Londra ve Zürih anlaşmalan yapılmıştır. Bu anlaşmalara göre Ada'da bağımsız bir Kıbrıs devleti kurulması yoluna gidilmiştir. Kıbrıs'ta ayrı bir millet mevcut değildir. Adada yaşayanlar iki ayrı rnilletin orada yaşayan parçalarından ibarettir. Bir tarafta Rumlar var. Bunlar kendilerini Yunanlı saymakta ve Yunanca konuşmaktadırlar. Yunanistan'a katılmayı istemektedirler. Diğer tarafta Türk Milletinin bir parçası olan Türk toplumu vardır. Bunlar da Türkçe konuşurlar, kendilerini Türk milletinin bir parçası sayarlar ve Yunan hâkimiyeti altına girmek istemezler, Türkiye ile birleşmek, Türkiye'nin bir parçası olmak isterler. Türkiye açısından Kıbrıs Türkiye'nin bu arada üzerinde tarihi hakları vardır. Kıbrıs Türkiye'nin hayati güvenliğiyle ve ekonomik bütünlüğüyle ilgilidir. Adada yaşayan çok sayıda Türk soyundan insanlar vardır ve toprakların mülkiyeti de yüzde 40 ın üstünde Türklere aittir. Nûfus çoğunluğu meselesi ele alınacak olursa, nüfus çoğunluğunu Kıbrıs adası üzerinde yaşayan insanların arasındaki nüfus olarak düşünmemek Iâzımdır. Kıbns'ın dahil olduğu Anadolu coğrafyası içinde yaşayan nüfusu düşünmek lazımdır. Anadolu coğrafyası içinde yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu Türktür. Rumlar bu kahir ekseriyet içinde büyük bir azınlıktır. Binaenaleyh Kıbrıs adasını Anadolu coğrafyasından ayırarak sanki bir ülke imiş gibi düşünüp orada yaşayan nüfusta Rumlar çoğunluğu teşkil ediyor, Türkler azınlıktır diye adanın mülkiyeti üzerinde bir hükme varmaya kalkışmak yanlış olur. Ada, Anadolu coğrafyası içindedir. Binaenaleyh eğer selfdefterminasyon meselesi düşünülecek olursa yine söz hakkı Türklerin olması icap eder. Binaenaleyh adanın bütünüyle Türkiye'ye verilmesi ve Yunanlılara azınlık hakları verilerek onların varlıklarının da teminat altında bulundurulması en âdil çözümü teşkil eder. Türkler kendi iradeleri altında yaşattıkları milletlere en geniş insan haklarını sağlamışlardır. Onlara herşeyi temin etmişlerdir. Bugün Yunanistan'ın ve diğer Balkan devletlerinin var oluşu Türklerin bu yüksek vasıflannı ispatlayan canlı misallerdir. Bugünkü şartlar içinde Türkiye'nin ileri süreceği tez : Kıbrıs'ta Türklerin varlığını teminat altında bulunduran ve bu teminatı sağlam esaslara bağlayan ve Doğu Akdeniz bölgesinde barışı sağlayacak adaletli bir denge kurmayı amaç edinen bir görüş olmalıdır. Milletlerarası durumu dikkate alarak bu görüş şöyle gerçekleştirilebilir : Kıbrıs'ta yeterli sayıda Türk kuvvetlerinin bulundurulması ve yeni bir Anayasa ile Türklerin kendi iç idarelerinde tamamıyle serbest Kıbns devletinin yönetiminde eşit yetkiye sahip olmaları, Türkiye ile serbestçe irtibat ve temasta bulunmalarını sağlamaları, deniz ve hava limanlarında müşterek yönetim ve faydalanma imkânının temini, silâhlandırılmış bulunan Rum halkının silâhtan arınması için Birleşmiş Milletlerden bir heyetin faaliyet göstermesi gibi. 1974 temmuzundaki Yunan darbesinden sonra Kıbrıs meseIesi 15 Temmuz 1974 de Kıbrıs'ta katil Eokacı Nikos Sampson'un başında bulunduğu darbe hareketi meydana geldiğinde, Türkiye'nin hazırlıksız bulunduğu, gafil avlandığı görülmüştür, Türk hükümetleri her zaman adada oldu bittilerin meydana geleceğini hesaplayarak Rumlara karşı gerekli tepkiyi göstermek için hazırlıklı bulunmalı idi. Meselâ 15 Temmuz günü Kıbrıs'ta Rumların darbesi meydana gelir gelmez. Türk hükümeti hemen adaya askerî kuvvet sevkederek anında müdahalede bulunmalı idi. "Adaya bir tecavüz vaki olursa veya Kıbrıs'taki soydaşlarımıza bir saldırı meydana gelirse veyahut Kıbrıs'a Yunanlıların silâhlı kuvvetlerini sokmaya başladığı tesbit edilirse" gibi birçok ihtimalleri gözönünde bulundurmak suretiyle Türkiye'nin çok evvelinden yapacağı işleri plânlaması ve bu gibi durumlar meydana gelir gelmez vakit geçirmeden bunlara karşı harekete geçmesi gerekirdi. 15 Temmuzda yapılan Rum darbesi karşısında yine Türkiye'nin hazırlıksız olduğu görülmüştür. 15 Temmuzdan çıkarmanın yapıldığı 20 Temmuz sabahına kadar 6 gün geçirilmiştir. Bu sürede Rumlar işlerini bitirip mevzilenerek Türkiye'nin çıkarmasını beklemişlerdir. Bundan önce de 1963 yılı aralık ayıyla 1964 yıllarında ve 1967 yılında Silâhlı Kuvvetlerimizin müdahalesini haklı kılan durumlar zuhur etmiştir. Ama o zamanki Cumhuriyet hükümetleri üzülerek belirtmek gerekir ki, bu fırsatları değerlendirememişlerdir. Birinci harekât ve tenkidi Geç olmakla beraber 15 Temmuz darbesine karşı Türk hükümeti tepki göstermiştir ve on seneden beri Türk Milletinin beklerniş olduğu müdahaleyi yapmıştır. Bu bakımdan takdir edilecek bir başarı göstermiştir. Ancak yapılmış olan müdahalede kullanılan kuvvetler sayı bakımından, güç bakımından şümullü olmamıştır. Ecevit hükümetinin müdahaleye sebep olarak ilân etmiş olduğu siyasî hedefler devrin Başbakanı'nın ağzından şöyle ilân edilmişti : "Londra ve Zürih anlaşmalarıyla Kıbrıs'ta kurulan anayasa düzeni yıkılmıştır. Bu anayasa düzenini yeniden tesis etmek gayesiyle müdahale yapıyoruz. ikinci sebep Kıbrıs'ta yaşayan soydaşlanmızın güvenliğini teminat altına almaktır. Üçüncü sebep Kıbrıs'ta barışı sağlamak, dördüncü sebep, Lozon'da Doğu Akdeniz'de sağlanmış olan dengenin bozulmasına müsaade etmemek, beşinci sebep Enosis'e giden yolu kapamaktır." O halde ilân edilmiş olan bu siyasî hedeflerin elde edilmesini sağlayacak ölçüde çok sayıda kuvvet kullanılması ve yeterli genişlikteki bölgelerin kısa zamanda askerî yönden kontrol altına alınması gerekmektedir. Hükümetin girişmiş olduğu rnüdahalede bu büyük noksanlığı tesbit etmiş bulunmaktayız. İlk gün 4 - 5 bini aşmayan bir kuvvet adaya çıkarılmıştır ki, çok az bir kuvvettir. İkinci gün de bu kadar bir kuvvet çıkarıldığını tesbit etmiş bulunmaktayız. Bu çıkarılan bölge sadece Girne bölgesidir. Adanın diğer bölgelerine çıkarma yapılmamıştır. Nihayet ateşkesin kabul edildiği saate kadar çıkarılan kuvvetlerimizin sayısı yabancı ajansların bildirdiğine göre 13 veya 15 bini ancak bulabilmiştir. Bu kuvvetlerimizin kontrol altına aldıkları sahanın genişliği de 30 km. derinliği 25 km. lik bir üçgen sahadır. Bu saha çok küçüktür. Elde edilen saha ve çıkarılan askerî kuvvet ne Kıbrıs'taki soydaşlarımızın güvenliğini teminat altında bulundurmaya, ne Enosis'i önlemeye yeterlidir, ne de Kıbrıs'ta Londra ve Zürih anlaşmalarıyla kurulmuş olan anayasa düzenini yeniden tesis eimeye yeterlidir, ne de Lozan anlaşmasıyle Doğu Akdeniz'de kurulmuş olan dengeyi yeniden tesis etmeye yeterlidir. Yunanlılar adanın diğer bölgelerinin herhangi bir yerinden istedikleri zaman, istedikleri kadar kuvveti, silâh ve cephaneyi adaya çıkarabileceklerdir. Gizli gizli istedikleri hazırlıkları yapabilirler. O bakımdan yapılmış olan bu teşebbüsü takdirle karşılamış olmakla beraber kullanılan kuvvet miktarı ve girişilen hareketin vüsati, genişliği bakımından bu tarihî fırsatın da tam olarak değerlendirilmediği kanaatindeyim. Bu neticeyle Cenevre'de girişeceğimiz müzakerelerde hedef aldığımız siyasi amaçları sağlayabilmek çok güç olacaktı. Böyle yapılması yerine kısa zamanda Kıbrıs'a, üç dört piyade tümeni, bir zırhlı tugayla takviye edilerek yeterli Türk kuvveti çıkarılsa ve adanın hiç değilse yarısı işgâl altına alınsaydı, yani Girne Lefkoşe Limasol çizgisi tamamıyla Türklerin eline geçse ve bunun doğusunda kalan Larnaka ve Magosa bölgeleri de tamamıyle Türk işgali altına alınmış bulunsaydı, bu Türkiye'ye münakaşasız bir üstünlük sağlayacaktı. Türklerin güvenliği büyük ölçüde teminat altına alınacaktı ve Doğu Akdeniz'de tam bir denge kurulacak ve Türkiye'nin de güvenliği teminat altına alınmış olacaktı. Nihayet kesin müdahale Cenevre kongresinde sağlanamayan anlaşmadan sonra yapıldı. Yapılan ikinci müdahaleden sonra Kahraman Türk Silâhlı Kuvvetleri yeşil hattı gerçekleştirdi. Kesin çözüm Ada'daki Türk varlığını bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tehdit edeceği âşikâr olan Rum çeteleri tecrit edilip, Türkler için zararsız hale gelmedikçe, Kıbrıs'lı millettaşlarımız rahat yüzü göreceğe benzememektedirler. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün iyi niyetlerine rağmen adada cinayet ve katliamlar devam ettiği ve Türklere karşı her çeşit insan hakları çiğnendiği takdirde artık tek çözüm yolu kalmış demektir. O da Türkiye'nin daha önce de gösterdiği enerjik davranışı devam ettirmektir. Dünya kamuoyunu aydınlatarak kendi tarafımıza çekmek üzere geniş ve plânlı propaganda faaliyetine hız verilmeli ve buna paralel olarak büyük ve yaygın diplomatik çalışmalar yapılmalıdır. Adadaki bugünkü fiili durumu hukukîleştirmek, muhtemel cinayetlerin önlenmesi için adada üçüncü bir harekâta girişerek tek bir sillâhlı Rum kalmaksızın adayı Rum çetecilerinden temizlemek gerekir. alınacak tedbirlerin başında Yunan propagandasını körleterek tesirsiz bırakacak bir propaganda faaliyeti yer almalıdır. Şuurlu, geniş, devamlı ve sürekli propaganda faaliyetiyle gerçekleri ve haklı dâvamızı dünya kamuoyuna anlatmalı ve kabul ettirmeliyiz. Kıbrıs'ın iktisadi bakımdan kalkınması da en önemli meselelerden biridir. Türkiye, Yunanistan'a gayet iyi tesir edecek kozlara, tedbirlere sahiptir. Kıbrıs ve Ege denizi, kıta sahanlığı meselelerinde, plânlı bir propaganda faaliyetine girişmek ve plânlı faaliyetlere girişmek ve yine plânlı bir diplomatik faaliyete girişmek lâzımdır. Uyuşukluk, durgunluk çıkar yol degildir. Türk milleti, Tükiye'nin gelecekteki evlâtları bunu bir an akıldan çıkarmamalıdırlar. Yunanlılar aleyhimizde faaliyetler gösterdikçe, okul kitaplarında topraklarımız üzerinde hak iddia eden fıkirler, yazılar bulunup, çocuklarına bunları telkin etmeğe devam ettikleri müddetçe, basının da daima aleyhimizde ve kendi vatanımız üzerinde iştiha ve hak belirten davranışlarda bulunmağa devam ettiği müddetçe Türk milletinin hedefi, Selânik, Batı Trakya ve Anadolu'nun parçaları olan adalardı






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın:
 
  Bugün 11 ziyaretçi (84 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=